Lozan konferansı görüşmeleri
Lozan Konferansı genel toplantısı , 21 Kasım 1922 günü yapılmıştı. Trabzon milletvekili Hasan Bey’le Sinop milletvekili Rıza Nur Bey , İsmet Paşa’nın başkanlığındaki delegeler kurulunu oluşturuyordu.
Lozan Konferansı’nda , Türkiye’nin karşısında İngiltere , Fransa , İtalya , Japonya , Yunanistan , Romanya , Sırp-Sloven krallığı devletleri vardı.Boğazlar’la ilgili sorunların görüşülmesi sırasında Ruslar’la Bulgarlar da konferansa katıldılar.ABD , sadece bir gözlemci olarak bulundu.
Görüşmeler , aralıklı ve çekişmeli geçti. Çünkü , konferansın görüşme konusu , yalnız Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar değildi.Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra , İtilaf devletleri ile Türkiye arasında çözülmemiş bütün sorunlar , görüşme konusu olarak ortaya konmuştu.İtilaf devletleri , Osmanlı İmparatorluğu ile aralarında olan maliye , ekonomi ve adaletle ilgili sorunları ,kendileri için elverişli bir biçimde çözüme bağlamak istiyorlardı.
İki aya yakın görüşmelerden sonra İtilaf devletleri delegeleri hazırladıkları bir barış tasarısını Türk delegelerine verdiler.Tasarıda çok titiz davranılan bağımsızlığımızı zedeleyen öğeler bulunduğu için İsdmet Paşa bir mektupla buna karşılık vermek gereğini duydu.Türk delegeleri üzerinde görüş birliği sağlanan maddelerin hemen imzalanmasını , öteki konularda görüşmlerein sürdürülmesini öneriyordu.Ancak İtilaf Devletleri bu öneriyi kabul etmediler.Böylece görüşmeler , 4 Şubat 1923′e ertelendi, delegeler ülkelerine döndüler.
LOZAN GÖRÜMELERİ NEDENİYLE İSMET PAŞA İLE RAUF BEY ARASINDA ANLAŞMAZLIK
İsmet Paşa , lozna görüşmelerini büyük bir uyanıklıkla yürütüyordu. Görüşme evrelerini düzenli olarak Bakanlar Kurulu’na bildiriyordu.Kimi önemli sorunlarda Bakanlar Kurulu’nun görüşünü , düşüncesini soruyor ya da yönerge istiyordu. Çözülmesi gereken sorunlar öneli ; verilen savaşımlarda ağır ve üzücü idi.Rauf Bey’de İsmet Paşa’nın görüşmeleri yürütüş biçimini beğenmezlik duygusu uyanmıştı.Bu duygusunu Bakanlar Kurulu’ndaki arkadaşlarına da aşılamak isteğine kapılmıştı.Bakanlar Kurulu’nda İsmet Paşa’nın raporları okundukça , zaman zaman “İsmet Paşa bu işi başaramayacak” denmeye başlanmış.
Atatürk ,bir aralık , Rauf Bey’in İsmet Paşa’nın geri çağırılmasını Bakanlar Kurulu’nda oylamaya sunduğunu , fakat Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’nın karşı gelmesi üzerine bu önergeden vazgeçildiğini belirtir.
İsmet Paşa , Rauf Bey’in , Lozan’da yapılacak önerileri ve kendisine verilecek yanıtları geciktirdiğini ; Hükümete yaptığı başvurulardan Atatürk’e bilgi verilmediğini ; Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararların ,kendisine duyurulmadan önce Lozan’da başkalarına duyurulduğunu belirler.
Atatürk , İsmet Paşa’nın bu durumu kendisine bildirmesi üzerine , “Lozan görüşmelerini Bakanlar Kurulu’nda” izlemeyi , “kimi zaman , Bakanlar Kurulu kararlarını” kendisi yazmayı gerekli görür.
DEVAMINI OKU
12:10 |
Posted in
12:04 |
Posted in
Sivas Madımak Olayı
Sivas Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Sivas’ın Banaz köyünde doğmuştur. Asıl adı Haydar’dır. Divan edebiyatının etkisinde kalmadan, sözlü edebiyatın birikimlerinden yararlanarak kendine özgü duru bir dil oluşturmuştur.
Şu kanlı zalimin ettiği işler
Gaip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni
Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı
Sivas Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 36 sanatçı, bilimadamı ve öğrencinin öldürülmesi, oteli ateşe verenlerden de birinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pek çok aydının yanı sıra Sivas Kurtuluş Savaşının temellerinin atıldığı, Selçuklu devrinin dev eserleriyle süslü, yüzölçümü bakımından Konya'dan sonra ikinci sırada yer alan bir il. Sivas ili topraklarının büyük kısmı İç Anadolu Bölgesi'nin yukarı Kızılırmak bölümünde diğer kısımları ise Karadeniz Bölgesi ve Doğu Anadolu bölgesinde olup, 35° 50' ve 38° 14' doğu boylamları ile 38° 32' ve 40° 16° kuzey enlemleri arasında yer alır.
Aziz Nesin 'de bu etkinlik nedeniyle,dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak,bu kente gelmişti.
2 temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak,bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
DEVAMINI OKU
Sivas Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Sivas’ın Banaz köyünde doğmuştur. Asıl adı Haydar’dır. Divan edebiyatının etkisinde kalmadan, sözlü edebiyatın birikimlerinden yararlanarak kendine özgü duru bir dil oluşturmuştur.
Şu kanlı zalimin ettiği işler
Gaip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni
Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı
Sivas Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 36 sanatçı, bilimadamı ve öğrencinin öldürülmesi, oteli ateşe verenlerden de birinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pek çok aydının yanı sıra Sivas Kurtuluş Savaşının temellerinin atıldığı, Selçuklu devrinin dev eserleriyle süslü, yüzölçümü bakımından Konya'dan sonra ikinci sırada yer alan bir il. Sivas ili topraklarının büyük kısmı İç Anadolu Bölgesi'nin yukarı Kızılırmak bölümünde diğer kısımları ise Karadeniz Bölgesi ve Doğu Anadolu bölgesinde olup, 35° 50' ve 38° 14' doğu boylamları ile 38° 32' ve 40° 16° kuzey enlemleri arasında yer alır.
Aziz Nesin 'de bu etkinlik nedeniyle,dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak,bu kente gelmişti.
2 temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak,bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
DEVAMINI OKU
12:02 |
Posted in
VATANDAŞLIK HAK VE GÖREVLERİ
Vatandaş: Aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aynı devlete bağlı bireylere denir. Vatandaşlık önemli ve kutsal bir bağdır. Vatandaşlık hak ve görevleri dörde ayrılır.
1-SEÇME VE SEÇİLME HAKKI:
Milletvekili, muhtar, belediye başkanı ve diğer temsilcilerin katıldığı seçme işine seçim denir. 18 Yaşını dolduran her Türk genci seçme hakkına sahiptir. Seçimlere katılmak bireylerin hakkıdır.
2-KANUNLARA UYMAK:
Devlet toplumun düzenini sağlamak için kurallar koyar. Aile okul ve toplum kurallarına uymak bize yarar sağlar. Kanunlara uymayanlar cezalandırılır. Kanunlara uyulmadığı zaman toplumun düzeni bozulur. Kanunlara uymazsak suçlu duruma düşeriz.
3-VERGİ VERMEK:
Devletin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için insanlardan aldığı paraya vergi denir. Vergi paraları bize: yol, okul, hastane, okul, köprü olarak geri döner. Ülkemizdeki vergiler başlıca şunlardır: Gelir vergisi, kurum vergisi, emlak vergisi, damga vergisi ve katma değer vergisidir.
4-ASKERLİK YAPMAK:
TC vatandaşı ve sağlıklı olan 20 yaşındaki herkes askere gider. Yurtta ve Dünyada geleceğimizi güvence altına almak güçlü bir orduyla olur. Ülkemizi korumak için Türk Silahlı Kuvvetleri çalışır. Bunu da hava, kara, deniz kuvvetleri ile sağlarlar.
VATANDAŞLIK HAKLARI
Vatandaşlık hakları anayasamızda “Temel Haklar ve Ödevler” kısmında düzenlenmiştir. Bu başlık altında ilk olarak , “Kişinin Hakları ve Ödevleri” bölümünde, bireyin doğuştan sahip olduğu, dokunulmaz ve vazgeçilmez hakları sıralanmaktadır. Bu haklar, bireyi topluma ve devlete karşı koruyan haklardır. Bunlardan farklı olarak bireyin toplumdan ve devletten bazı şeyler ve belli tutumlar istemesini mümkün kılan haklar vardır. Bu yüzden bunlara “isteme hakları” denir. İşte bu haklar anayasamızda “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” adı altında düzenlenmiştir. Birde bireyin siyasal yaşama katılımını sağlamaya yönelik haklar vardır. Bunlara “siyasal haklar” denir. Anayasamızda “Siyasal Haklar ve Ödevler” bölümünde, bu haklardan söz edilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasamıza göre, bir “sosyal devlettir. Sosyal devlet, genellikle, vatandaşların refah durumlarıyla ilgili olan, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamakla görevli devlet olarak tanımlanır. Kuşkusuz, bir devletin sosyal devlet olma derecesi, anayasadaki “sosyal ve ekonomik hakları” gerçekleştirme gücüne bağlıdır. Fakat vatandaşların refah durumlarıyla ilgilenen ve bunları anayasada güvence altına alan bir devlet, salt bu niteliğin- den dolayı, sosyal devlet olma özelliğini kazanamaz. “Demokratik devlet” ile sosyal devlet birbirine sıkı sıkıya bağlı olgulardır. Demokratik devlet, güçsüzlerin güçlerini, devlet yapısı ve siyasal kararlar üzerinde hissettirmeleriyle gerçek anlamda kurulabilir. Bunun için devlet sistemi içinde çalışanların yeri ve ağırlığının olması ve anayasal güvenceye kavuşturulması gerekir. Ancak bu şekilde, sosyal devlet, vatandaşlarına ”lütuf” dağıtan bir “sadaka devlet” olmaktan çıkar. Bu amaçla çalışma yaşamına ilişkin hükümler de sosyal ve ekonomik haklar içinde yer almaktadır. Siyasal hakların, demokratik bir devlet anlayışı ve uygulaması için vazgeçilmez olduğunu zaten biliyoruz. Şimdi, sosyal ve ekonomik haklar ile siyasal hakları anayasamızda düzenlenen biçimiyle daha ayrıntılı olarak görebiliriz.
DEVAMINI OKU
Vatandaş: Aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aynı devlete bağlı bireylere denir. Vatandaşlık önemli ve kutsal bir bağdır. Vatandaşlık hak ve görevleri dörde ayrılır.
1-SEÇME VE SEÇİLME HAKKI:
Milletvekili, muhtar, belediye başkanı ve diğer temsilcilerin katıldığı seçme işine seçim denir. 18 Yaşını dolduran her Türk genci seçme hakkına sahiptir. Seçimlere katılmak bireylerin hakkıdır.
2-KANUNLARA UYMAK:
Devlet toplumun düzenini sağlamak için kurallar koyar. Aile okul ve toplum kurallarına uymak bize yarar sağlar. Kanunlara uymayanlar cezalandırılır. Kanunlara uyulmadığı zaman toplumun düzeni bozulur. Kanunlara uymazsak suçlu duruma düşeriz.
3-VERGİ VERMEK:
Devletin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için insanlardan aldığı paraya vergi denir. Vergi paraları bize: yol, okul, hastane, okul, köprü olarak geri döner. Ülkemizdeki vergiler başlıca şunlardır: Gelir vergisi, kurum vergisi, emlak vergisi, damga vergisi ve katma değer vergisidir.
4-ASKERLİK YAPMAK:
TC vatandaşı ve sağlıklı olan 20 yaşındaki herkes askere gider. Yurtta ve Dünyada geleceğimizi güvence altına almak güçlü bir orduyla olur. Ülkemizi korumak için Türk Silahlı Kuvvetleri çalışır. Bunu da hava, kara, deniz kuvvetleri ile sağlarlar.
VATANDAŞLIK HAKLARI
Vatandaşlık hakları anayasamızda “Temel Haklar ve Ödevler” kısmında düzenlenmiştir. Bu başlık altında ilk olarak , “Kişinin Hakları ve Ödevleri” bölümünde, bireyin doğuştan sahip olduğu, dokunulmaz ve vazgeçilmez hakları sıralanmaktadır. Bu haklar, bireyi topluma ve devlete karşı koruyan haklardır. Bunlardan farklı olarak bireyin toplumdan ve devletten bazı şeyler ve belli tutumlar istemesini mümkün kılan haklar vardır. Bu yüzden bunlara “isteme hakları” denir. İşte bu haklar anayasamızda “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” adı altında düzenlenmiştir. Birde bireyin siyasal yaşama katılımını sağlamaya yönelik haklar vardır. Bunlara “siyasal haklar” denir. Anayasamızda “Siyasal Haklar ve Ödevler” bölümünde, bu haklardan söz edilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasamıza göre, bir “sosyal devlettir. Sosyal devlet, genellikle, vatandaşların refah durumlarıyla ilgili olan, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamakla görevli devlet olarak tanımlanır. Kuşkusuz, bir devletin sosyal devlet olma derecesi, anayasadaki “sosyal ve ekonomik hakları” gerçekleştirme gücüne bağlıdır. Fakat vatandaşların refah durumlarıyla ilgilenen ve bunları anayasada güvence altına alan bir devlet, salt bu niteliğin- den dolayı, sosyal devlet olma özelliğini kazanamaz. “Demokratik devlet” ile sosyal devlet birbirine sıkı sıkıya bağlı olgulardır. Demokratik devlet, güçsüzlerin güçlerini, devlet yapısı ve siyasal kararlar üzerinde hissettirmeleriyle gerçek anlamda kurulabilir. Bunun için devlet sistemi içinde çalışanların yeri ve ağırlığının olması ve anayasal güvenceye kavuşturulması gerekir. Ancak bu şekilde, sosyal devlet, vatandaşlarına ”lütuf” dağıtan bir “sadaka devlet” olmaktan çıkar. Bu amaçla çalışma yaşamına ilişkin hükümler de sosyal ve ekonomik haklar içinde yer almaktadır. Siyasal hakların, demokratik bir devlet anlayışı ve uygulaması için vazgeçilmez olduğunu zaten biliyoruz. Şimdi, sosyal ve ekonomik haklar ile siyasal hakları anayasamızda düzenlenen biçimiyle daha ayrıntılı olarak görebiliriz.
DEVAMINI OKU
11:58 |
Posted in
Kabul Edilen Kanunlar
3 Mart 1924'de yapılan kanuni düzenleme ile Hilafetle birlikte Şer'iye ve Evkaf Bakanlıkları da kaldırılmıştır. Ayrıca yine aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile (Öğretimin Birleştirilmesi) dini eğitime son verilmişti. Böylece milli eğitim dönemi başlamıştır. Bu gelişmeler, hukukta laikliğe yönelmenin öncüleri olmuştur. 8 Nisan 1924 tarihinde şer'i hukukun uygulayıcıları olan Şer'iye Mahkemeleri kaldırılmıştır.
17 Şubat 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve 22 Nisan 1926'da kabul edilen Borçlar Kanunu İsviçre'den, 1 Mart 1926'da kabul edilen Ceza Kanunu ise 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'ndan alınarak yürürlüğü girmiştir. Bu kanunları 1927'de yürürlüğe giren İsviçre'nin Neuchatel Kantonundan alınan Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu takip etmiş, 1929'da ise yürürlüğe giren 4 Nisan 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu da Almanya'dan alınmıştır. 9 Haziran 1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu'nun da büyük bir kısmı İsviçre'den alınmıştır. Ticaret Kanunu ise muhtelif ülkelerin mevzuatından geniş ölçüde iktibas edilerek hazırlanmış, Kara Ticareti diye adlandırdığımız birinci kitap 1926'da Deniz ticareti diye anılan ikinci kitap da 1929'da yürürlüğe girmiştir. İdare Hukuk sahasında da Fransa örnek alınarak çeşitli kanunlar az çok değişikliklerle alınmıştır. 17 Şubat- 1926'da kabul edilen Medeni Kanun, Türkiye'de laik bir özel hukuk sisteminin başlangıcını teşkil etmiştir. Bu kanun ile toplumsal alanda kadın erkek eşitliği sağlanmış, kadınlara istediği mesleği seçme hakkı verilmiş, resmi nikah mecburi hale getirilmiş, tek eşle evlilik sistemi benimsenmiş, kadınlara miras konusunda eşitlik ilkesi getirilmiş, boşanmalarda kadın güvence altına alınmıştır. Ayrıca Medeni kanunla Patrikhanelerin din işleri dışındaki azınlık haklarını kontrol yetkisi kaldırılmıştır.
www.darsane.com
3 Mart 1924'de yapılan kanuni düzenleme ile Hilafetle birlikte Şer'iye ve Evkaf Bakanlıkları da kaldırılmıştır. Ayrıca yine aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile (Öğretimin Birleştirilmesi) dini eğitime son verilmişti. Böylece milli eğitim dönemi başlamıştır. Bu gelişmeler, hukukta laikliğe yönelmenin öncüleri olmuştur. 8 Nisan 1924 tarihinde şer'i hukukun uygulayıcıları olan Şer'iye Mahkemeleri kaldırılmıştır.
17 Şubat 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve 22 Nisan 1926'da kabul edilen Borçlar Kanunu İsviçre'den, 1 Mart 1926'da kabul edilen Ceza Kanunu ise 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'ndan alınarak yürürlüğü girmiştir. Bu kanunları 1927'de yürürlüğe giren İsviçre'nin Neuchatel Kantonundan alınan Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu takip etmiş, 1929'da ise yürürlüğe giren 4 Nisan 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu da Almanya'dan alınmıştır. 9 Haziran 1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu'nun da büyük bir kısmı İsviçre'den alınmıştır. Ticaret Kanunu ise muhtelif ülkelerin mevzuatından geniş ölçüde iktibas edilerek hazırlanmış, Kara Ticareti diye adlandırdığımız birinci kitap 1926'da Deniz ticareti diye anılan ikinci kitap da 1929'da yürürlüğe girmiştir. İdare Hukuk sahasında da Fransa örnek alınarak çeşitli kanunlar az çok değişikliklerle alınmıştır. 17 Şubat- 1926'da kabul edilen Medeni Kanun, Türkiye'de laik bir özel hukuk sisteminin başlangıcını teşkil etmiştir. Bu kanun ile toplumsal alanda kadın erkek eşitliği sağlanmış, kadınlara istediği mesleği seçme hakkı verilmiş, resmi nikah mecburi hale getirilmiş, tek eşle evlilik sistemi benimsenmiş, kadınlara miras konusunda eşitlik ilkesi getirilmiş, boşanmalarda kadın güvence altına alınmıştır. Ayrıca Medeni kanunla Patrikhanelerin din işleri dışındaki azınlık haklarını kontrol yetkisi kaldırılmıştır.
www.darsane.com
11:56 |
Posted in
ERZURUM KONGRESİ
23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi toplandı. Artık bütün vatanseverler Atatürk'ün etrafında kenetlenmişlerdi.
Erzurum kongresinde, bir yandan, vatanın ayrılmaz bir parçası olan Doğu illeri halkının düşmanla mücadele için elbirliği ile çalışacağı kararlaştırılmış, bir yandan da milli bir istek olarak İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın toplanıp gereken önlemleri alması gereği vurgulanmıştı.
Erzurum'da başlayan yerel kongre akımı, Batıda Yunan tehdidi altında bunalan Marmara ve Ege bölgelerinde devam etti. 26 Temmuz 1919'da Balıkesir'de, 6 Ağustos'ta Nazilli'de, 16 Ağustos'ta Alaşehir'de kongreler toplandı. Bu kongreler sonucunda "Kuvayi Milliye" adı altında vatansever milis güçleri kuruldu.
SİVAS KONGRESİ
4 Eylül 1919'da ise, millî egemenlik ilkesine dayalı yeni Türk Devleti'nin kuruluşuna temel olan Sivas Kongresi toplandı.
Kongrede, "vatanın bölünmez bir bütün olduğu" konusunda millet temsilcileri ortak bir karara vardılar. Ülkedeki tüm yerel direniş örgütleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirildi. Başkanlığına da doğal olarak Mustafa Kemal Paşa seçildi. Kongre sonucunda oluşturulan "Heyet-i Temsiliye" milletin isteklerini yansıtan bir nitelik kazandı. Ancak, İstanbul yönetiminin ruhsal ve duygusal ağırlığı henüz devam ediyordu.
Bundan dolayı, Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa'nın istediği "kuruculuk" niteliğini gösterememiş, vatanın kurtuluşu için bir an önce Meclis'i Mebusan'ın toplanmasını padişaha bildirilmesine karar vermişti.
Ancak bu karar da önemli bir adımdı. Kurtuluş mücadelesi ve millî egemenliğe geçişin ikinci evresi de tamamlanmıştı. Üçüncü aşamada ise, millî egemenliğin gerektirdiği tüm ilke ve değerlere sahip bir büyük Meclisin kurulması ve Kurtuluş Savaşı'nın millî güçlere dayalı olarak kazanılması süreci başladı.
MİSAK-I MİLLÎ (ULUSAL AND)
Sivas Kongresi sonuçları ülke çapında büyük coşkuyla karşılanmış, millî hareketin her yerde egemen olduğu düşüncesi giderek güç kazanmıştı. Atatürk, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldi. Kurtuluş Savaşının ve yeni kurulacak millî Devletin merkezi yönetim yeri de belli olmuştu.
Sivas Kongresi kararına.uygun olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 12 Ocak 1920'de toplandı. Ancak, Meclis içindeki vatanseverler, bütün çabalarına rağmen padişahın egemenliğine dayalı sistemin ortam ve alışkanlıklarını yok edemediler. Bu durum, Meclis-i Mebusan'a bağlanan son ümitleri de yıktı. Ama, yine de anayasal nitelikte önemli bir karar alınabildi. 28 Ocak 1920 tarihli bu karar, "ulusal and" anlamına gelen "Misak-ı Millî" idi.
Misak-ı Millî (ulusal and), daha Erzurum Kongresi sırasında biçimlenmeye başlanmış, Sivas Kongresi'nde olgunlaşmış ve sonuçta esasları doğrudan doğruya Atatürk tarafından yazılmıştı. Temel ilke olarak, "vatanın ve milletin bõlünmezliği" vurgulanıyordu.
Millet adına bu yeminin edilmesi için, millî güçler yanlısı her Meclis-i Mebusan üyesi büyük çaba göstermiş ve sonunda bu kararın alınması gerçekleştirilmiştir,
Millî And, özetle şöyledir :
Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeleri barışa kavuşmak için şu vazgeçilmez şartları ileri sürerler :
Dünya Savaşının bitiminde imzalanan Mütareke Andlaşmasının çizdiği sınırlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan kopartılamaz.
DEVAMINI OKU
23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi toplandı. Artık bütün vatanseverler Atatürk'ün etrafında kenetlenmişlerdi.
Erzurum kongresinde, bir yandan, vatanın ayrılmaz bir parçası olan Doğu illeri halkının düşmanla mücadele için elbirliği ile çalışacağı kararlaştırılmış, bir yandan da milli bir istek olarak İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın toplanıp gereken önlemleri alması gereği vurgulanmıştı.
Erzurum'da başlayan yerel kongre akımı, Batıda Yunan tehdidi altında bunalan Marmara ve Ege bölgelerinde devam etti. 26 Temmuz 1919'da Balıkesir'de, 6 Ağustos'ta Nazilli'de, 16 Ağustos'ta Alaşehir'de kongreler toplandı. Bu kongreler sonucunda "Kuvayi Milliye" adı altında vatansever milis güçleri kuruldu.
SİVAS KONGRESİ
4 Eylül 1919'da ise, millî egemenlik ilkesine dayalı yeni Türk Devleti'nin kuruluşuna temel olan Sivas Kongresi toplandı.
Kongrede, "vatanın bölünmez bir bütün olduğu" konusunda millet temsilcileri ortak bir karara vardılar. Ülkedeki tüm yerel direniş örgütleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirildi. Başkanlığına da doğal olarak Mustafa Kemal Paşa seçildi. Kongre sonucunda oluşturulan "Heyet-i Temsiliye" milletin isteklerini yansıtan bir nitelik kazandı. Ancak, İstanbul yönetiminin ruhsal ve duygusal ağırlığı henüz devam ediyordu.
Bundan dolayı, Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa'nın istediği "kuruculuk" niteliğini gösterememiş, vatanın kurtuluşu için bir an önce Meclis'i Mebusan'ın toplanmasını padişaha bildirilmesine karar vermişti.
Ancak bu karar da önemli bir adımdı. Kurtuluş mücadelesi ve millî egemenliğe geçişin ikinci evresi de tamamlanmıştı. Üçüncü aşamada ise, millî egemenliğin gerektirdiği tüm ilke ve değerlere sahip bir büyük Meclisin kurulması ve Kurtuluş Savaşı'nın millî güçlere dayalı olarak kazanılması süreci başladı.
MİSAK-I MİLLÎ (ULUSAL AND)
Sivas Kongresi sonuçları ülke çapında büyük coşkuyla karşılanmış, millî hareketin her yerde egemen olduğu düşüncesi giderek güç kazanmıştı. Atatürk, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldi. Kurtuluş Savaşının ve yeni kurulacak millî Devletin merkezi yönetim yeri de belli olmuştu.
Sivas Kongresi kararına.uygun olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 12 Ocak 1920'de toplandı. Ancak, Meclis içindeki vatanseverler, bütün çabalarına rağmen padişahın egemenliğine dayalı sistemin ortam ve alışkanlıklarını yok edemediler. Bu durum, Meclis-i Mebusan'a bağlanan son ümitleri de yıktı. Ama, yine de anayasal nitelikte önemli bir karar alınabildi. 28 Ocak 1920 tarihli bu karar, "ulusal and" anlamına gelen "Misak-ı Millî" idi.
Misak-ı Millî (ulusal and), daha Erzurum Kongresi sırasında biçimlenmeye başlanmış, Sivas Kongresi'nde olgunlaşmış ve sonuçta esasları doğrudan doğruya Atatürk tarafından yazılmıştı. Temel ilke olarak, "vatanın ve milletin bõlünmezliği" vurgulanıyordu.
Millet adına bu yeminin edilmesi için, millî güçler yanlısı her Meclis-i Mebusan üyesi büyük çaba göstermiş ve sonunda bu kararın alınması gerçekleştirilmiştir,
Millî And, özetle şöyledir :
Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeleri barışa kavuşmak için şu vazgeçilmez şartları ileri sürerler :
Dünya Savaşının bitiminde imzalanan Mütareke Andlaşmasının çizdiği sınırlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan kopartılamaz.
DEVAMINI OKU
11:51 |
Posted in
TÜRK MİLLÎ MÜCADELE HAREKETİ VE KUVA-YI MİLLİYE RUHU
XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu.
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele, askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi" olarak vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir mahiyet arz edecektir.
Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan kaldırmıştır.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk topraklarını işgal eden emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise şunladır;
Kars Millî İslâm Şûrası; 5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükûmet, 17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti" olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13 Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak ortadan kaldırılmıştır.
DEVAMINI OKU
XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu.
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele, askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi" olarak vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir mahiyet arz edecektir.
Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan kaldırmıştır.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk topraklarını işgal eden emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise şunladır;
Kars Millî İslâm Şûrası; 5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükûmet, 17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti" olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13 Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak ortadan kaldırılmıştır.
DEVAMINI OKU
Etiketler
- ABANOZ (Diospyros ebenum);
- ABANT GÖLÜ;
- AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
- ADAPTASYON;
- ADEN KÖRFEZİ;
- ADRİYA DENİZİ;
- Ağrısız doğum
- AHMED DAVUDOĞLU;
- Boş gebelik su gebeliği
- Dİksİyon
- Gebelik Belirtileri
- Gebelik Evresi
- Gebelik Sonrası Depresyonu
- Hamilelik Döneminde Seyahat
- Hâmilelik Takibi
- NEM
- RÜZGAR DAĞILIMI
- SICAKLIK
- Temel Ögeler (Özne
- TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ
- TÜRKİYE’NİN BİTKİ ÖRTÜSÜ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI
- TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN GÖLLERİ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIŞLARI
- TÜRKİYE’NİN İKLİM ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN MATEMATİK KONUMU VE SONUÇLARI
- YAĞIŞ
- Yoğunlaşma: Suyun buhar halinden sıvı haline dönüşme süreci
- Yüklem)
About Me
- Melih
- www.darsane.com
Etiketler
- ABANOZ (Diospyros ebenum);
- ABANT GÖLÜ;
- AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
- ADAPTASYON;
- ADEN KÖRFEZİ;
- ADRİYA DENİZİ;
- Ağrısız doğum
- AHMED DAVUDOĞLU;
- Boş gebelik su gebeliği
- Dİksİyon
- Gebelik Belirtileri
- Gebelik Evresi
- Gebelik Sonrası Depresyonu
- Hamilelik Döneminde Seyahat
- Hâmilelik Takibi
- NEM
- RÜZGAR DAĞILIMI
- SICAKLIK
- Temel Ögeler (Özne
- TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ
- TÜRKİYE’NİN BİTKİ ÖRTÜSÜ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI
- TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN GÖLLERİ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIŞLARI
- TÜRKİYE’NİN İKLİM ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN MATEMATİK KONUMU VE SONUÇLARI
- YAĞIŞ
- Yoğunlaşma: Suyun buhar halinden sıvı haline dönüşme süreci
- Yüklem)
Desteklediklerimiz
Darsane Konuları
- Www.Darsane.Com
- İslami Konular
- Oyun Oyna
- Dersler,Ödevler
- Bayanlar Bölümü
- Yemek Tarifleri
- Çocuk Bölümü
- Haber Dünyası
- Genel Kültür
- Sohbet Muhabbet
- Müzik Dünyası
- Sinema ve Filmler
- Videoları
- Yerli tv Dizileri
- Vatanımız Türkiye!
- Bilgisayar Teknoloji
- Cep Telofonları
- Oyun Dünyası
- Tarım Ziraat
- Hayvancılık
- Meyvecilik
- Tarım Makinaları
- Bilginin Adresi
