Kök Kanseri Nedir?
Kök kanseri, pek çok odunsu ve otsu bitki türünün kök ve kök boğazlarında urlar meydana getirerek oluşturduğu bir kanser türüdür. Hastalığın oluşmasına daha çok Agrobacterium tumefaciens bakterisi neden olmaktadır.
Bu bakteriler birçok tarım arazisinde bulunan ve toprak altında çok uzun süre canlı kalabilen bakterilerdir. Birçok meyve bahçesine hızlı bir şekilde yayılarak tarımsal üretimde meyve tutumu, kalitesi ve veriminde öncelikle azalmalara neden olmaktadır. Daha sonra da ağaçların tamamen kurumasına ve ölümüne sebep olmaktadır. Patojenik Agrobacterium toprakta veya kök dokuları üzerinde yıllarca ( 40 yıl ) yaşayabilmektedir.
Kök Kanserinin Yayılımı:
Kök Uru (kanseri) hastalığına sebep olan patojen bakteriler; yağış, toprak işleme, alet ekipmanlar, toprak ve suyoluyla çok kolay yayılabilmektedir. Toprak içinde suyun hareketi veya tarladaki birçok bitkinin (yabancı otlar, çim gibi) bulaşık kökleri sayesinde bir bölgeden diğer bölgeye hızla bulaşabilmektedir. Ortalama 1 gr. toprakta 500 patojen hücre olurken, 1 gr. lık kök uru üzerinde ortalama 10.000 ile 1 milyon arasında patojen bakteri hücresi (bu sayının 10 milyon a ulaştığı bitki kökleri de tespit edilmiştir) vardır. Hastalığın yayılmasını engellemek açısından hastalıklı bitki köklerinin tamamen tarladan uzaklaştırılarak imha edilmesi, mücadelede çok önemli kültürel bir önleme sahiptir.
Kök kanseri hastalığı (Agrobacterium Tumafaciens), Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın teknik talimatnamesine göre karantina kapsamından çıkartılmıştır. Kök kanseri hastalığının en yaygın olduğu bitki türlerinin başında taş çekirdekli meyveler (şeftali, kiraz, vişne, erik gibi), yumuşak çekirdekli meyveler (elma, armut gibi), sert kabuklu meyveler (ceviz, badem gibi), bağlar ve süs bitkileri (gül gibi) gelmektedir.
Hastalığın Bitki Bünyesine Girişi Ve Urların Oluşumu:
Patojen bakteri Agrobacterium tumefaciens, bitki bünyesine kök bölgesindeki yaralı dokularından girer. Patojen bakterin diğer bakterilerden farklı olan zararları şeklinden dolayı bitki bünyesine giriş yaptıktan sonra mücadelesi imkansızdır. Hassas yaralı bitki dokularından içeri giren zararlı patojen Acrobacterium tumefaciens bitkinin genetik yapısını değiştirerek oksin ve sitokinin grubu bitkisel hormonların çalışmasını teşvik ederek, kök bölgesinde urlar meydana gelmesine sebep olmaktadır. Toplu iğne başı büyüklüğünde teşekkül etmeye başlayan urlar 10 cm. çapına kadar toprak altında oluşurlar. Söz konusu C nin°C nin altında ve 35 ° urlar çok yavaş gelişme göstermekle beraber, 10 üzerinde gelişmesi çok daha yavaşlar.
Kök Kanserinin Kontrolünde Biyolojik Mücadele:
Agrobacterium tumefaciens’in sebep olduğu kök kanseri hastalığına karşı biyolojik bir bakteri kültürü olan K1026 (Agrobacterium radiobacter), Avustralya ve Amerika’da 1970’li yıllardan beri başarı ile kullanılmaktadır. Genetik mühendisliği kullanılarak geliştirilmiş son sürümü K 1026 torf içine karıştırılarak sardırılmış ıslanabilir. Toz formunda olup bünyesinde Agrobacterium radiobacter, K1026 faydalı bakterisini saf olarak içermektedir.
Bu faydalı bakteri kültürü patojen Agrobacterium tumefaciens‘in doğal düşmanı olup, biyolojik olarak hastalığın kontrol altına alınmasını sağlar. K1026 sadece koruyucu amaçla kullanılabilen biyolojik bir üründür. Hastalık bitki bünyesine girdikten sonra tedavi edici olarak kullanılamaz. Bu yüzden uygulamalar bitki toprağa dikilmeden önce yapılmalıdır.
K1026’ın Etki Şekli:
Kök Kanseri ile savaşta K1026 farklı etki mekanizmaları ile başarıyla kullanılmaktadır.Etki şekli; Kök bölgesinde kısa bir zaman sürecinde kolonize olur ve kök bölgesindeki karbonhidrat, aminoasit, oksijen ve diğer bileşikler için, toprak patojenleri ile rekabete girerek onların yaşama şanslarını azaltır.
Agrocin 84, agrocin 434 ve ALS84 gibi antibiyotikleri salgılayarak kök kanserine sebep olan patojen bakterinin direkt olarak ölümüne sebep olur.
K1026 (Agrobacterium radiobacter)’ın Başarı İle Kullanıldığı Bitkiler:
Dünyanın farklı bölgelerinde yapılan deneme çalışmalarında başarı ile kullanılan bitkiler:
1) Taş çekirdekli meyveler ( şeftali, kiraz, vişne gibi )
2) Sert kabuklu meyveler ( ceviz, badem gibi )
3) Süs bitkileri ( gül, gerbera )
4) Yumuşak çekirdekli (elma, armut gibi)
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü’nün kontrolünde yapılan resmi deneme çalışmalarında K 1026, kiraz ve şeftali bitkilerinde kök kanseri ile mücadelede biyolojik bakterisit olarak ruhsatlandırılmıştır.
K1026(Agrobacterium radiobacter Uygulamalarında Dikkat Edilecek Hususlar
Uygulamalarda yapılacak en küçük hata, ürün ne kadar etkili de olsa başarı şansımızı azaltır. Bu yüzden uygulamalarda gereken hassasiyet en üst düzeyde gösterilmelidir.
Genel olarak K1026 uygulamaları basit bir ifadeyle, ekim veya dikim öncesi hazırlanan ilaç karışımı içine tohum, çöğür (anaç) ve fidanların daldırarak 1-2 dakika bekletilmesi ve ardından hemen ekim veya dikimin yapılması şeklindedir.
Uygulamalarda adım adım dikkat edilmesi gereken konular
1) İhtiyaç olan K1026 miktarı belirlenmeli, gereğinden fazla veya düşük dozajlarda uygulama yapılmamalıdır.
2) İlaç karışımını hazırlarken kullanılacak suyun kimyasal bir kalıntı (klor dahil) içermediğine emin olunması ve mümkün ise su, soğuk ve içme suyu kalitesinde olmalıdır.
3) İlacın hazırlanacağı kap temiz; ilaçlama ve benzeri amaçlar için kullanılmış olmamalıdır
4) İlaç hazırlanması, budama ve dikim işlemleri sırasında steril eldiven kullanılmalıdır.
5) 250 gr. lık K1026 için toplam ihtiyacımız olan su miktarı 12 lt.dir. Kap içine önce 2 lt. su konulmalı ve 250 Gr K1026 2 lt. su içine tamamen boşaltılmalı toplam 12 lt. su olacak şekilde karıştırma işlemi yapılırken yavaş yavaş su eklenmelidir (ayran hazırlar gibi).
6) Fidanları, hazırladığımız ilaç karışımına daldırmadan önce, fidanın kök bölgesindeki kırık, ezik vb. zarar görmüş kısımlar kesip temizlenmeli ve kök bölgesindeki toprak, çamur iyice yıkanarak uzaklaştırılmalıdır. Böylelikle uygulanacak ilaç tüketimi azaltılmış olur.
7) Köklerde dezenfeksiyon için ayrıca alkol bazlı bir ürün kullanılıyorsa bu uygulama yapıldıktan sonra fidanlar 2 saat bekletilmeli alkol uçtuktan sonra K1026 uygulaması yapılmalıdır.
8) Fidan ve çöğürlerin toprak içerisinde kalacak tüm kısımlarının ilaç ile temas ettiğinden ve ıslandığından emin olunmalıdır.
9) Fidan ilaçlı kaptan çıkarılırken akan ilaçlı sıvı yine aynı kapta kalmalıdır. Böylelikle aşırı ilaç kaybı önlenmiş olur.
10) Uygulama yapıldıktan hemen sonra beklemeden ekim veya dikim işlemleri yapılmalıdır.
11) Kullanılan ilaç karışımına daldırma işlemi devam ederken zamanla bitki köklerinden gelen toprak ve çamurdan dolayı çok fazla kirlenmesi durumunda yeniden bir ilaç karışımı hazırlamalıdır.
12) Fidan alımı yapılan firmalara fidan üretimi aşamasında K1026 kullanıp kullanmadığı sorulmalı ve mümkün ise K1026 kullanılan fidanlar tercih edilmelidir. Fidan üretim aşamasında K1026’nın kullanılmış olması fidanların kök kanserine yakalanma şansını büyük ölçüde azaltmaktadır.
K1026 (Agrobacterium radiobacter ) Uygulaması Yapılmış Bitkilerde Kimyasal İlaç Uygulamaları
K1026 bir faydalı bakteri kültürüdür. Bu yüzden özellikle kök bölgesine topraktan fungusit kullanımında çok dikkatli olunması gerekmektedir. Kullanılmaması gereken fungusitlerin uygulanması durumunda faydalı bakterinin kök bölgesinde yaşama şansı ortadan kalkar ve kök uru(kanseri) ile mücadelede başarı sağlanamaz. İnsektisit ve gübrelerin kullanılmasında bir sakınca yoktur. Tereddüt yaşadığınız bir kimyasalı kullanmadan önce lütfen firmamıza başvurunuz.
K1026 uygulamalarından sonra topraktan kullanılmasında hiçbir sakınca olmayan fungusitler: Benomyl, Iprodione, Metalaxyl, Methyl thiophanate, Proconazole, Propamocarb, Triadimefon ,
03:08 |
Posted in
07:22 |
Posted in
TÜRKİYE’NİN MATEMATİK KONUMU VE SONUÇLARI
TÜRKİYE’NİN MATEMATİK KONUMU VE SONUÇLARI
Türkiye, 36° - 42° Kuzey paralelleri ile 26° 45° Doğu meridyenleri arasında yer alır. Diğer bir ifadeyle, Türkiye Ekvator’un kuzeyinde ve Greenwich’in doğusunda bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin matematik konumunun sonuçları şöylece sıralanabilir:
Doğu - batı istikametinde 76 dakika yerel saat farkı bulunur.
Aynı anda tek ortak saat kullanılır. Çünkü doğu - batı yönünde fazla geniş değildir.
Güneş ışınları hiçbir zaman dik açıyla gelmez.
İki meridyen arası uzaklık yaklaşık olarak 85 - 86 km dir.
Orta kuşakta yer alır.
Mevsimler belirgin olarak görülür.
Kışın cephesel yağışlar fazladır.
Güneyden kuzeye gidildikçe güneş ışınlarının geliş açısı küçülür.
Güneyden kuzeye gidildikçe cisimlerin gölge boyu uzar.
Güneyden kuzeye gidildikçe gece - gündüz süreleri arasındaki fark artar.
Kuzeyden esen rüzgârlar sıcaklığı düşürürken, güneyden esen rüzgârlar sıcaklığı yükseltir.
Dağların güney yamaçları daha sıcaktır. Buna bağlı olarak güney yamaçlarda yerleşmeler fazladır.
Bir cismin öğle vakti gölgesi daima kuzeydedir.
www.darsane.com
Türkiye, 36° - 42° Kuzey paralelleri ile 26° 45° Doğu meridyenleri arasında yer alır. Diğer bir ifadeyle, Türkiye Ekvator’un kuzeyinde ve Greenwich’in doğusunda bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin matematik konumunun sonuçları şöylece sıralanabilir:
Doğu - batı istikametinde 76 dakika yerel saat farkı bulunur.
Aynı anda tek ortak saat kullanılır. Çünkü doğu - batı yönünde fazla geniş değildir.
Güneş ışınları hiçbir zaman dik açıyla gelmez.
İki meridyen arası uzaklık yaklaşık olarak 85 - 86 km dir.
Orta kuşakta yer alır.
Mevsimler belirgin olarak görülür.
Kışın cephesel yağışlar fazladır.
Güneyden kuzeye gidildikçe güneş ışınlarının geliş açısı küçülür.
Güneyden kuzeye gidildikçe cisimlerin gölge boyu uzar.
Güneyden kuzeye gidildikçe gece - gündüz süreleri arasındaki fark artar.
Kuzeyden esen rüzgârlar sıcaklığı düşürürken, güneyden esen rüzgârlar sıcaklığı yükseltir.
Dağların güney yamaçları daha sıcaktır. Buna bağlı olarak güney yamaçlarda yerleşmeler fazladır.
Bir cismin öğle vakti gölgesi daima kuzeydedir.
www.darsane.com
��
TÜRKİYE’NİN İKLİM ÖZELLİKLERİ, SICAKLIK, YAĞIŞ, NEM, RÜZGAR DAĞILIMI
TÜRKİYE İKLİMİ
Türkiye ılıman kuşak ile subtropikal kuşak arasında yer alır. Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması, dağların uzanışı ve yeryüzü şekillerinin çeşitlilik göstermesi, farklı özellikte iklim tiplerinin doğmasına yol açmıştır. Yurdumuzun kıyı bölgelerinde denizlerin etkisiyle daha ılıman iklim özellikleri görülür. Kuzey Anadolu Dağları ile Toros Sıradağları, deniz etkilerinin iç kesimlere girmesini engeller (Şekil 5.14.). Bu yüzden yurdumuzun iç kesimlerinde karasal iklim özellikleri görülür. Dünya ölçüsünde yapılan iklim tasniflerinde kullanılan ölçütler esas alınarak, ülkemizde şu iklim tipleri ayırt edilebilir (Atalay, İ., 1997).
Karasal İklim
Karadeniz İklimi
Akdeniz İklimi
Marmara (Geçiş) İklimi
1.Karasal İklim
Yaz ile kış arasında sıcaklık farkı fazla, yağışlar genellikle ilkbahar ve kış mevsiminde gerçekleşmekte, yazın kuraklık egemen olmaktadır. Bu iklim; İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Trakya'nın iç kısmında hüküm sürmektedir. Yağış ve sıcaklık özelliklerine bağlı olarak karasal iklim dört alt tipe ayrılabilir.
a. İç Anadolu Karasal İklimi
Yazları biraz sıcak, kışları soğuktur ve soğuğun şiddeti Orta Anadolu’nun doğu kısmına doğru artmaktadır. Doğal bitki örtüsü, yaz kuraklığından dolayı alçak kısımlarda bozkırlardan, yüksek kesimlerde ise kuru ormanlardan oluşur. Soğuk ay olan Ocak ayı ortalama sıcaklığı -0.7°C, sıcak ay olan Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 22°C, yıllık ortalama sıcaklık 10.8°C dir. Ortalama yıllık toplam yağış 413.8mm dir ve yağışların çoğu kış ve ilkbahar mevsimindedir. Yaz yağışlarının yıllık toplam içindeki payı %14.7 dir. Yıllık ortalama nispi nem %63.7 dir.
b. Doğu Anadolu Karasal İklimi
Kış mevsimi oldukça soğuk ve uzun, yazı serin geçer. Ancak düşük rakımlı sahalarda yazın sıcaklık yüksektir. Soğuk periyot boyunca bu bölge kar altındadır ve don olayı sık görülür. Doğal bitki örtüsü, yüksek rakımlı yerlerde çayırlardan, düşük rakımlı yerlerde ise bozkırlardan ve bunların çevresindeki yüksek kesimlerde kuru ormanlardan oluşur. Soğuk ay olan Ocak ayı ortalama sıcaklığı –4.2°C, sıcak ay olan Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 24.2°C, yıllık ortalama sıcaklık 10.2°C dir. Ortalama yıllık toplam yağış 579.4mm dir ve yağışların çoğu kış ve ilkbahar mevsimindedir. Yaz yağışlarının yıllık toplam içindeki payı %9.5 dir. Yıllık ortalama nispi nem %60.2 dir.
TIKLA DEVAMINI OKU
TÜRKİYE İKLİMİ
Türkiye ılıman kuşak ile subtropikal kuşak arasında yer alır. Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması, dağların uzanışı ve yeryüzü şekillerinin çeşitlilik göstermesi, farklı özellikte iklim tiplerinin doğmasına yol açmıştır. Yurdumuzun kıyı bölgelerinde denizlerin etkisiyle daha ılıman iklim özellikleri görülür. Kuzey Anadolu Dağları ile Toros Sıradağları, deniz etkilerinin iç kesimlere girmesini engeller (Şekil 5.14.). Bu yüzden yurdumuzun iç kesimlerinde karasal iklim özellikleri görülür. Dünya ölçüsünde yapılan iklim tasniflerinde kullanılan ölçütler esas alınarak, ülkemizde şu iklim tipleri ayırt edilebilir (Atalay, İ., 1997).
Karasal İklim
Karadeniz İklimi
Akdeniz İklimi
Marmara (Geçiş) İklimi
1.Karasal İklim
Yaz ile kış arasında sıcaklık farkı fazla, yağışlar genellikle ilkbahar ve kış mevsiminde gerçekleşmekte, yazın kuraklık egemen olmaktadır. Bu iklim; İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Trakya'nın iç kısmında hüküm sürmektedir. Yağış ve sıcaklık özelliklerine bağlı olarak karasal iklim dört alt tipe ayrılabilir.
a. İç Anadolu Karasal İklimi
Yazları biraz sıcak, kışları soğuktur ve soğuğun şiddeti Orta Anadolu’nun doğu kısmına doğru artmaktadır. Doğal bitki örtüsü, yaz kuraklığından dolayı alçak kısımlarda bozkırlardan, yüksek kesimlerde ise kuru ormanlardan oluşur. Soğuk ay olan Ocak ayı ortalama sıcaklığı -0.7°C, sıcak ay olan Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 22°C, yıllık ortalama sıcaklık 10.8°C dir. Ortalama yıllık toplam yağış 413.8mm dir ve yağışların çoğu kış ve ilkbahar mevsimindedir. Yaz yağışlarının yıllık toplam içindeki payı %14.7 dir. Yıllık ortalama nispi nem %63.7 dir.
b. Doğu Anadolu Karasal İklimi
Kış mevsimi oldukça soğuk ve uzun, yazı serin geçer. Ancak düşük rakımlı sahalarda yazın sıcaklık yüksektir. Soğuk periyot boyunca bu bölge kar altındadır ve don olayı sık görülür. Doğal bitki örtüsü, yüksek rakımlı yerlerde çayırlardan, düşük rakımlı yerlerde ise bozkırlardan ve bunların çevresindeki yüksek kesimlerde kuru ormanlardan oluşur. Soğuk ay olan Ocak ayı ortalama sıcaklığı –4.2°C, sıcak ay olan Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 24.2°C, yıllık ortalama sıcaklık 10.2°C dir. Ortalama yıllık toplam yağış 579.4mm dir ve yağışların çoğu kış ve ilkbahar mevsimindedir. Yaz yağışlarının yıllık toplam içindeki payı %9.5 dir. Yıllık ortalama nispi nem %60.2 dir.
TIKLA DEVAMINI OKU
��
07:20 |
Posted in
TÜRKİYE’NİN GÖLLERİ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIŞLARI
TÜRKİYE’NİN GÖLLERİ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIŞLARI
1. Yerli Kaya Gölleri
a. Tektonik Göller: Yer kabuğunun çökmesi veya kırılması neticesinde meydana gelen çukurluklara suların dolmasıyla oluşurlar. Dünya’nın en derin gölü olan Baykal Gölü (1741 m), Lût Gölü, Hazar Gölü ve Çad Gölü yeryüzündeki başlıca büyük tektonik göllerdir.
Ülkemizdeki başlıca tektonik göller ise şunlardır:
Marmara Bölgesi’nde; Sapanca, İznik, Ulubat ve Manyas gölleri,
Ege Bölgesi’nde; Simav Gölü,
Göller Yöresi’nde; Beyşehir, Eğirdir, Acıgöl, Burdur, Ilgın (Çavuşçu), Akşehir, Eber, Suğla ve Kovada gölleri,
İç Anadolu Bölgesi’nde; Tuz, Seyfe ve Tuzla gölleri,
Doğu Anadolu Bölgesi’nde Hazar, Hozapin ve Van gölleri.
Türkiye’nin en büyük tabii gölü olan Van Gölü, tektonik bir çukurluğun önünün lavlarla kesilmesi sonucu oluştuğundan volkanik set gölü olarak da bilinir.
b. Karstik Göller: Bu tür göller, kayatuzu, jips, kalker gibi çözünebilen tabakaların bulunduğu sahalarda meydana gelir. Bazı karstik göllerin oluşumunda tektonik olaylar da etkili olmuştur.
Karstik göller, ülkemizde en fazla AKDENİZ BÖLGESİ Toros Dağları’nın batı kesiminde bulunur. Buralarda yer alan Kızılören obruk gölü, Kestel, Avlan, Yarışlı ve Salda gölleri tipik birer karstik göldür. Bu göllerimiz sadece, kireçtaşlarının çözülmesiyle oluşan çanaklar üzerinde meydana gelmişlerdir.
Bununla birlikte, bu alandaki bazı göllerimizin ise oluşumu, tektonik çanaklarda başlamış, karstik olaylarla devam etmiştir. Bu göllerimizin başlıcaları, Beyşehir, Eğirdir, Burdur, Acıgöl, Kovada ve Suğla gölleridir.
c. Volkanik Göller: Volkanik faaliyetler esnasında oluşan patlama çukurları içerisinde meydana gelen göllerdir. Başlıca volkanik göllerimiz, Meke Gölü, Acıgöl, Nemrut ve Gölcük gölleri ile Süphan Dağı’nın yan kraterlerinden birinde bulunan Aygır Gölü’dür.
d. Buzul (Sirk) Gölleri: Dağ doruklarında, buzulların aşındırmasıyla oluşan ve sirk adı verilen çukurluklarda meydana gelirler. Ülkemizde Sat, Ağrı, Erciyes, Kaçkar ve Bolkar dağları ile Aladağlar üzerinde yer yer bu türden göller bulunmaktadır.
2. Set Gölleri
a. Alüvyal Set Gölleri: Alüvyonlarla akarsuyun önünün kapanması sonucu oluşur. Ülkemizde, Marmara, Çamiçi (Bafa), Köyceğiz, Mogan ve Eymir Gölleri ile Uzungöl bu tür göllerdendir.
b. Kıyı Set Gölleri: Dalga ve akıntıların taşıdığı malzemeleri koy ve körfezlerin ağız kısmında biriktirmesiyle oluşur. Ülkemizde, Büyük ve Küçük Çekmece gölleri, Durusu (Terkos) gölü, Çukurova deltasındaki Akyatan gölü kıyı set gölleridir.
c. Heyelan Set Gölleri: Heyelan sonucu bir akarsuyun önünün kapanmasıyla oluşur. Tortum, Sera, Abant, Zinav ve Sülük gölleri ile Yedigöller bu tür göllerdendir.
Abant Gölü’nün oluşumunda tektonik hareketler ile alüvyal birikimlerin de etkisi oluşmuştur.
d. Volkanik Set Gölleri: Volkanizma sonucu vadi önlerinin kapanmasıyla meydana gelir. Van, Erçek, Nazik, Çıldır, Haçlı ve Balık gölleri ülkemizdeki volkanik set gölleridir.
e. Baraj (Yapay) Gölleri: Yapay göllerimizin en büyükleri, Atatürk, Keban, Karakaya ve Hirfanlı barajlarının gerisinde kurulan göllerdir.
WWW.darsane.com
1. Yerli Kaya Gölleri
a. Tektonik Göller: Yer kabuğunun çökmesi veya kırılması neticesinde meydana gelen çukurluklara suların dolmasıyla oluşurlar. Dünya’nın en derin gölü olan Baykal Gölü (1741 m), Lût Gölü, Hazar Gölü ve Çad Gölü yeryüzündeki başlıca büyük tektonik göllerdir.
Ülkemizdeki başlıca tektonik göller ise şunlardır:
Marmara Bölgesi’nde; Sapanca, İznik, Ulubat ve Manyas gölleri,
Ege Bölgesi’nde; Simav Gölü,
Göller Yöresi’nde; Beyşehir, Eğirdir, Acıgöl, Burdur, Ilgın (Çavuşçu), Akşehir, Eber, Suğla ve Kovada gölleri,
İç Anadolu Bölgesi’nde; Tuz, Seyfe ve Tuzla gölleri,
Doğu Anadolu Bölgesi’nde Hazar, Hozapin ve Van gölleri.
Türkiye’nin en büyük tabii gölü olan Van Gölü, tektonik bir çukurluğun önünün lavlarla kesilmesi sonucu oluştuğundan volkanik set gölü olarak da bilinir.
b. Karstik Göller: Bu tür göller, kayatuzu, jips, kalker gibi çözünebilen tabakaların bulunduğu sahalarda meydana gelir. Bazı karstik göllerin oluşumunda tektonik olaylar da etkili olmuştur.
Karstik göller, ülkemizde en fazla AKDENİZ BÖLGESİ Toros Dağları’nın batı kesiminde bulunur. Buralarda yer alan Kızılören obruk gölü, Kestel, Avlan, Yarışlı ve Salda gölleri tipik birer karstik göldür. Bu göllerimiz sadece, kireçtaşlarının çözülmesiyle oluşan çanaklar üzerinde meydana gelmişlerdir.
Bununla birlikte, bu alandaki bazı göllerimizin ise oluşumu, tektonik çanaklarda başlamış, karstik olaylarla devam etmiştir. Bu göllerimizin başlıcaları, Beyşehir, Eğirdir, Burdur, Acıgöl, Kovada ve Suğla gölleridir.
c. Volkanik Göller: Volkanik faaliyetler esnasında oluşan patlama çukurları içerisinde meydana gelen göllerdir. Başlıca volkanik göllerimiz, Meke Gölü, Acıgöl, Nemrut ve Gölcük gölleri ile Süphan Dağı’nın yan kraterlerinden birinde bulunan Aygır Gölü’dür.
d. Buzul (Sirk) Gölleri: Dağ doruklarında, buzulların aşındırmasıyla oluşan ve sirk adı verilen çukurluklarda meydana gelirler. Ülkemizde Sat, Ağrı, Erciyes, Kaçkar ve Bolkar dağları ile Aladağlar üzerinde yer yer bu türden göller bulunmaktadır.
2. Set Gölleri
a. Alüvyal Set Gölleri: Alüvyonlarla akarsuyun önünün kapanması sonucu oluşur. Ülkemizde, Marmara, Çamiçi (Bafa), Köyceğiz, Mogan ve Eymir Gölleri ile Uzungöl bu tür göllerdendir.
b. Kıyı Set Gölleri: Dalga ve akıntıların taşıdığı malzemeleri koy ve körfezlerin ağız kısmında biriktirmesiyle oluşur. Ülkemizde, Büyük ve Küçük Çekmece gölleri, Durusu (Terkos) gölü, Çukurova deltasındaki Akyatan gölü kıyı set gölleridir.
c. Heyelan Set Gölleri: Heyelan sonucu bir akarsuyun önünün kapanmasıyla oluşur. Tortum, Sera, Abant, Zinav ve Sülük gölleri ile Yedigöller bu tür göllerdendir.
Abant Gölü’nün oluşumunda tektonik hareketler ile alüvyal birikimlerin de etkisi oluşmuştur.
d. Volkanik Set Gölleri: Volkanizma sonucu vadi önlerinin kapanmasıyla meydana gelir. Van, Erçek, Nazik, Çıldır, Haçlı ve Balık gölleri ülkemizdeki volkanik set gölleridir.
e. Baraj (Yapay) Gölleri: Yapay göllerimizin en büyükleri, Atatürk, Keban, Karakaya ve Hirfanlı barajlarının gerisinde kurulan göllerdir.
WWW.darsane.com
��
07:18 |
Posted in
TÜRKİYE’NİN BİTKİ ÖRTÜSÜ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI
TÜRKİYE’NİN BİTKİ ÖRTÜSÜ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI
BİTKİLERİN ÖZELLİKLERİ
1-Bitkiler hayvanların besin kaynağıdır.
2-Bitkiler toprakların aşınmasını ve sellerin oluşumunu sağlar.
3- Bitkilerden ilaç yapılır.
4-Canlıların beslenmesinde ve kullandığımız bazı mal ve eşyaların üretiminde yer tutar.
5-Bitkiler çeşitli topluluklar halinde bulunur (Orman ,Çalı, ot gibi)
TÜRKİYE’DE BULUNAN BİTKİ ÇEŞİTLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Türkiye’de 12.000’den fazla bitki türü bulunur.Bu yüzden dünyada ekvatoral bölgeden sonra oldukça zengin bir ülkedir. Ülkemizde farklı iklim bölgelerine ait, bitkilerde barındırır.
Relik (kalıntı) bitkiler:Ülkemizde dördüncü jeolojik zamanda görülen iklim değişiklikleri bitki topluluklarının dağılışı üzerinde etkili olmuştur.Karadeniz iklim bölgesine ait bitkilerin Akdeniz iklim bölgesinde, Akdeniz iklim bölgesinde yer alan bitkilerinde Karadeniz iklim bölgesinde yer alması bu şekildedir. Akdeniz bölgesinde yer alan kayın, porsuk, fındık ve gürgen gibi ağaçlar relik topluluklardır.
Ülkemizde yer alan bitkilerin yaklaşık üçte biri günümüz iklim şartlarının ortaya çıkmasından daha önce oluşmuş kalıntı bitkilerdir.
Endemik bitkiler:Yeryüzünde sadece belirli bir bölgede yetişen bitki topluluklarına denir.
Ülkemizin yer şekillerinin çok çeşitlilik göstermesi ve geçmişte sık sık önemli iklim değişimlerinin yaşanması endemik türler bakımından zenginleşmesini sağlamıştır.
Üçüncü zamanda geniş alanlar kaplayan bazı bitkiler geçen süre içinde iklim şartlarının değişmesi ve yer şekillerinin de etkisiyle bazı bölgelerde günümüze kadar kalabilmiştir.
*Kasnak meşesi Dedegöl ve Davras dağlarında yar alan karstik çukurlarda,
*Sığla ağaçları Köyceğiz gölü çevresinde,
*Datça hurması Teke ve Datça yarımadalarında,
*Kazdağı köknarı Kaz dağında,
*İspir meşesi Kastamonu ve Yozgat çevresinde.
Ülkemizde 3000-4000 civarında endemik bitki görülür.
Kozmopolit bitki:Ülkemizde geniş sahalara yayılmış bitkilerdir.Çam ve meşe türleri böyledir.
Anıt ağaçlar:Ülkemizde yer alan büyük ve yaşlı ağaçlardır.
Ülkemizde Bitki Örtüsünün Zengin Olması Şu Faktörlere Bağlıdır;
a. İklim etkisi
Karadeniz’de dağların eteklerinde-geniş yapraklı orman görülürken, Karadeniz’de dağların yükseklerinde iğne yapraklı orman görülür.
Akdeniz’de kuraklığa dayanıklı bitkiler, iç kesimlerde bozkırlar vardır.
TIKLA DEVAMINI OKU
BİTKİLERİN ÖZELLİKLERİ
1-Bitkiler hayvanların besin kaynağıdır.
2-Bitkiler toprakların aşınmasını ve sellerin oluşumunu sağlar.
3- Bitkilerden ilaç yapılır.
4-Canlıların beslenmesinde ve kullandığımız bazı mal ve eşyaların üretiminde yer tutar.
5-Bitkiler çeşitli topluluklar halinde bulunur (Orman ,Çalı, ot gibi)
TÜRKİYE’DE BULUNAN BİTKİ ÇEŞİTLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Türkiye’de 12.000’den fazla bitki türü bulunur.Bu yüzden dünyada ekvatoral bölgeden sonra oldukça zengin bir ülkedir. Ülkemizde farklı iklim bölgelerine ait, bitkilerde barındırır.
Relik (kalıntı) bitkiler:Ülkemizde dördüncü jeolojik zamanda görülen iklim değişiklikleri bitki topluluklarının dağılışı üzerinde etkili olmuştur.Karadeniz iklim bölgesine ait bitkilerin Akdeniz iklim bölgesinde, Akdeniz iklim bölgesinde yer alan bitkilerinde Karadeniz iklim bölgesinde yer alması bu şekildedir. Akdeniz bölgesinde yer alan kayın, porsuk, fındık ve gürgen gibi ağaçlar relik topluluklardır.
Ülkemizde yer alan bitkilerin yaklaşık üçte biri günümüz iklim şartlarının ortaya çıkmasından daha önce oluşmuş kalıntı bitkilerdir.
Endemik bitkiler:Yeryüzünde sadece belirli bir bölgede yetişen bitki topluluklarına denir.
Ülkemizin yer şekillerinin çok çeşitlilik göstermesi ve geçmişte sık sık önemli iklim değişimlerinin yaşanması endemik türler bakımından zenginleşmesini sağlamıştır.
Üçüncü zamanda geniş alanlar kaplayan bazı bitkiler geçen süre içinde iklim şartlarının değişmesi ve yer şekillerinin de etkisiyle bazı bölgelerde günümüze kadar kalabilmiştir.
*Kasnak meşesi Dedegöl ve Davras dağlarında yar alan karstik çukurlarda,
*Sığla ağaçları Köyceğiz gölü çevresinde,
*Datça hurması Teke ve Datça yarımadalarında,
*Kazdağı köknarı Kaz dağında,
*İspir meşesi Kastamonu ve Yozgat çevresinde.
Ülkemizde 3000-4000 civarında endemik bitki görülür.
Kozmopolit bitki:Ülkemizde geniş sahalara yayılmış bitkilerdir.Çam ve meşe türleri böyledir.
Anıt ağaçlar:Ülkemizde yer alan büyük ve yaşlı ağaçlardır.
Ülkemizde Bitki Örtüsünün Zengin Olması Şu Faktörlere Bağlıdır;
a. İklim etkisi
Karadeniz’de dağların eteklerinde-geniş yapraklı orman görülürken, Karadeniz’de dağların yükseklerinde iğne yapraklı orman görülür.
Akdeniz’de kuraklığa dayanıklı bitkiler, iç kesimlerde bozkırlar vardır.
TIKLA DEVAMINI OKU
��
07:16 |
Posted in
TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
1) Ortalama yükselti oldukça fazladır(1132m).Yükselti batıdan doğuya doğru artar.Yükselti basamaklarının dağılımı şöyledir:
-0-500 m arasında olan yerler > %17,5
- 500 - 1000 " " " %26,
- 1000- 2000 " " " %49,9
- 2000m’den yüksek yerler %7
2) Düzlükler geniş yer kaplar. Ovaların yükseltileri de fazladır.
3) Ülkemizin yaklaşık yarısı 1000 – 2000 m arasıdır.
4) Ülkemizin, yüksek sıradağları doğu-batı doğrultusunda uzanır. Kuzey ve güneydeki bu sıradağlar doğuda birleşirler.
5) Anadolu; Karadeniz Akdeniz havzaları arasında yüksek bir kütledir.
6) Denizlerin derin kesimi ile kıyı dağları arasındaki fark 5000m’yi geçer.
Türkiye’deki dağlar orojenik hareketlerle ve volkanik olaylar sonucu oluşmuştur.
1) OROJENİK HAREKETLERLE MEYDANA GELEN DAĞLAR:
(Oro-Dağ, Jenez-Oluşum Orojenez > Dağ oluşum hareketleri ). Sıra dağlar genellikle derin denizlerde biriken tortulların, yan basınç oluşturan kıta hareketleri sonucu, kıvrılarak yükselmesi ile oluşmuştur. Ya da kırılarak yükselmesi sonucu oluşmuştur.
a-Kıvrım Dağlar:
Bu dağlar esnek tabakaların kıvrılarak yükselmesi sonucunda oluşmuşlardır. Türkiye’deki kıvrım dağlarını Apl-Himalaya kıvrım sistemi içinde düşünüyoruz.
Türkiye’nin bulunduğu yerde Tetis Jeasanklinali vardı. Bu deniz küçülerek 3. zaman ortalarına kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu jeosanklinal, etraftan dış kuvvetlerin getirdiği materyallerle dolmuş ve kalın tortul tabakalar oluşturmuş,daha sonra bu tortul tabakalar kıvrılarak yükselmiş, böylece Alp-Himalaya kıvrım sistemi oluşmuştur. Ülkemizdeki Kuzey Anadolu Dağları ve Toroslarda, bu kuşak içersinde olup, kalker tabakalarının kıvrılmasıyla oluşmuştur.
Kuzey Anadolu Dağları ve Toroslar; Van gölünün kuzeyinde birleşirler. Bunlar oluşumlarını 3. zaman sonlarında, bugünkü şekillerini de 4. zaman başlarında Anadolu’nun toptan yükselmesiyle kazanmıştır.
b-Kırık Dağlar:
Kıvrılma özelliğini kaybetmiş olan tabakalar kırılmaya uğrarlar. Böylece fay hatları oluşur. Fay hatları boyunca, bazı kısımlar çökerken, bazı kısımlarda, yüksekte kalırlar. Çöken kısımlara GRABEN, yükselen kısımlara HORST denir. Bunlara örnek Ege’deki Horst-Graben hattı verilebilir. Kazdağı, Kozak D. Yunt Buzdağlar, Aydın D., Menteşe D. horstlara örnektir.
TIKLA DEVAMINI OKU
1) Ortalama yükselti oldukça fazladır(1132m).Yükselti batıdan doğuya doğru artar.Yükselti basamaklarının dağılımı şöyledir:
-0-500 m arasında olan yerler > %17,5
- 500 - 1000 " " " %26,
- 1000- 2000 " " " %49,9
- 2000m’den yüksek yerler %7
2) Düzlükler geniş yer kaplar. Ovaların yükseltileri de fazladır.
3) Ülkemizin yaklaşık yarısı 1000 – 2000 m arasıdır.
4) Ülkemizin, yüksek sıradağları doğu-batı doğrultusunda uzanır. Kuzey ve güneydeki bu sıradağlar doğuda birleşirler.
5) Anadolu; Karadeniz Akdeniz havzaları arasında yüksek bir kütledir.
6) Denizlerin derin kesimi ile kıyı dağları arasındaki fark 5000m’yi geçer.
Türkiye’deki dağlar orojenik hareketlerle ve volkanik olaylar sonucu oluşmuştur.
1) OROJENİK HAREKETLERLE MEYDANA GELEN DAĞLAR:
(Oro-Dağ, Jenez-Oluşum Orojenez > Dağ oluşum hareketleri ). Sıra dağlar genellikle derin denizlerde biriken tortulların, yan basınç oluşturan kıta hareketleri sonucu, kıvrılarak yükselmesi ile oluşmuştur. Ya da kırılarak yükselmesi sonucu oluşmuştur.
a-Kıvrım Dağlar:
Bu dağlar esnek tabakaların kıvrılarak yükselmesi sonucunda oluşmuşlardır. Türkiye’deki kıvrım dağlarını Apl-Himalaya kıvrım sistemi içinde düşünüyoruz.
Türkiye’nin bulunduğu yerde Tetis Jeasanklinali vardı. Bu deniz küçülerek 3. zaman ortalarına kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu jeosanklinal, etraftan dış kuvvetlerin getirdiği materyallerle dolmuş ve kalın tortul tabakalar oluşturmuş,daha sonra bu tortul tabakalar kıvrılarak yükselmiş, böylece Alp-Himalaya kıvrım sistemi oluşmuştur. Ülkemizdeki Kuzey Anadolu Dağları ve Toroslarda, bu kuşak içersinde olup, kalker tabakalarının kıvrılmasıyla oluşmuştur.
Kuzey Anadolu Dağları ve Toroslar; Van gölünün kuzeyinde birleşirler. Bunlar oluşumlarını 3. zaman sonlarında, bugünkü şekillerini de 4. zaman başlarında Anadolu’nun toptan yükselmesiyle kazanmıştır.
b-Kırık Dağlar:
Kıvrılma özelliğini kaybetmiş olan tabakalar kırılmaya uğrarlar. Böylece fay hatları oluşur. Fay hatları boyunca, bazı kısımlar çökerken, bazı kısımlarda, yüksekte kalırlar. Çöken kısımlara GRABEN, yükselen kısımlara HORST denir. Bunlara örnek Ege’deki Horst-Graben hattı verilebilir. Kazdağı, Kozak D. Yunt Buzdağlar, Aydın D., Menteşe D. horstlara örnektir.
TIKLA DEVAMINI OKU
Category:
TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
��
07:15 |
Posted in
Yoğunlaşma: Suyun buhar halinden sıvı haline dönüşme süreci
Yoğunlaşma: Suyun buhar halinden sıvı haline dönüşme süreci
Yoğunlaşma, havadaki su buharının sıvı haline dönüşme işlemidir. Yoğunlaşma bulutları oluşturduğu için su döngüsü bakımından önemlidir. Çünkü bulutlar, dünyaya suyun geri dönebilmesinin başlıca yolu olan yağışı oluştururlar. Yoğunlaşma buharlaşmanın tersidir.
Yoğunlaşma sis olayının, sıcak ve nemli bir günde soğuk odadan dışarı çıktığınızda bardakta olan buğulanmanın, bir şeyler içtiğiniz bardağın dış kısmından damlayan suyun ve soğuk bir günde evinizdeki pencerelerin iç tarafındaki suyun meydana gelmesinin sebebidir.
Havadaki yoğunlaşma
Su buharı içeren hava yükseldiği ve soğuduğu için bulutlar atmosferde oluşur. Yeryüzüne yakın havanın güneş ışınları tarafından ısıtılması bu işlemin önemli bir parçasıdır. Yerüstündeki atmosferin soğumasının sebebi hava basıncıdır. Havanın bir ağırlığı vardır ve deniz seviyesinde her inç kare yüzeye yapılan hava basıncı kolonu ağırlığı yaklaşık 32 kilogram (14,5 pound)’dır. Barometrik basınç olarak adlandırılan bu basınç, yukarıdaki hava yoğunluğunun bir neticesidir. Daha yüksek rakımlarda daha az hava mevcut olduğundan daha az hava basıncı vardır. Yüksek irtifalarda hava daha az yoğun olup barometrik basınç da daha düşüktür. Bu durum havanın daha soğuk olmasına yol açar.
www.darsane.com
Yoğunlaşma, havadaki su buharının sıvı haline dönüşme işlemidir. Yoğunlaşma bulutları oluşturduğu için su döngüsü bakımından önemlidir. Çünkü bulutlar, dünyaya suyun geri dönebilmesinin başlıca yolu olan yağışı oluştururlar. Yoğunlaşma buharlaşmanın tersidir.
Yoğunlaşma sis olayının, sıcak ve nemli bir günde soğuk odadan dışarı çıktığınızda bardakta olan buğulanmanın, bir şeyler içtiğiniz bardağın dış kısmından damlayan suyun ve soğuk bir günde evinizdeki pencerelerin iç tarafındaki suyun meydana gelmesinin sebebidir.
Havadaki yoğunlaşma
Su buharı içeren hava yükseldiği ve soğuduğu için bulutlar atmosferde oluşur. Yeryüzüne yakın havanın güneş ışınları tarafından ısıtılması bu işlemin önemli bir parçasıdır. Yerüstündeki atmosferin soğumasının sebebi hava basıncıdır. Havanın bir ağırlığı vardır ve deniz seviyesinde her inç kare yüzeye yapılan hava basıncı kolonu ağırlığı yaklaşık 32 kilogram (14,5 pound)’dır. Barometrik basınç olarak adlandırılan bu basınç, yukarıdaki hava yoğunluğunun bir neticesidir. Daha yüksek rakımlarda daha az hava mevcut olduğundan daha az hava basıncı vardır. Yüksek irtifalarda hava daha az yoğun olup barometrik basınç da daha düşüktür. Bu durum havanın daha soğuk olmasına yol açar.
www.darsane.com
07:11 |
Posted in
Cansiz Varliklar
Doğma, büyüme, üreme ve ölme faaliyetlerini göstermeyen varlıklarla birlikte "tabiatı" meydana getirirler.
Cansız varlıkları teker teker sıralamak mümkün değildir. Çevremizde, günlük yaşayışımızda, dünyada, evren sisteminde bulunan Güneş, Ay Toprak, Su, Bulut, Ateş, Madenler v.s. cansız varlıkları meydana getirirler. Bunların hiç biri, yaşama olayı içinde besin alma, doğma, yetişme, büyüme ölme gibi, hayat faaliyetlerinde bulunmazlar. Fakat her birinin, canlı varlıkların yaşamasında faydaları vardır. Denebilir ki, cansız varlıklar olmadan, canlıların olmaları, yaşamaları, ölmeleri, mümkün değildir.
www.darsane.com
Doğma, büyüme, üreme ve ölme faaliyetlerini göstermeyen varlıklarla birlikte "tabiatı" meydana getirirler.
Cansız varlıkları teker teker sıralamak mümkün değildir. Çevremizde, günlük yaşayışımızda, dünyada, evren sisteminde bulunan Güneş, Ay Toprak, Su, Bulut, Ateş, Madenler v.s. cansız varlıkları meydana getirirler. Bunların hiç biri, yaşama olayı içinde besin alma, doğma, yetişme, büyüme ölme gibi, hayat faaliyetlerinde bulunmazlar. Fakat her birinin, canlı varlıkların yaşamasında faydaları vardır. Denebilir ki, cansız varlıklar olmadan, canlıların olmaları, yaşamaları, ölmeleri, mümkün değildir.
www.darsane.com
12:10 |
Posted in
Lozan konferansı görüşmeleri
Lozan Konferansı genel toplantısı , 21 Kasım 1922 günü yapılmıştı. Trabzon milletvekili Hasan Bey’le Sinop milletvekili Rıza Nur Bey , İsmet Paşa’nın başkanlığındaki delegeler kurulunu oluşturuyordu.
Lozan Konferansı’nda , Türkiye’nin karşısında İngiltere , Fransa , İtalya , Japonya , Yunanistan , Romanya , Sırp-Sloven krallığı devletleri vardı.Boğazlar’la ilgili sorunların görüşülmesi sırasında Ruslar’la Bulgarlar da konferansa katıldılar.ABD , sadece bir gözlemci olarak bulundu.
Görüşmeler , aralıklı ve çekişmeli geçti. Çünkü , konferansın görüşme konusu , yalnız Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar değildi.Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra , İtilaf devletleri ile Türkiye arasında çözülmemiş bütün sorunlar , görüşme konusu olarak ortaya konmuştu.İtilaf devletleri , Osmanlı İmparatorluğu ile aralarında olan maliye , ekonomi ve adaletle ilgili sorunları ,kendileri için elverişli bir biçimde çözüme bağlamak istiyorlardı.
İki aya yakın görüşmelerden sonra İtilaf devletleri delegeleri hazırladıkları bir barış tasarısını Türk delegelerine verdiler.Tasarıda çok titiz davranılan bağımsızlığımızı zedeleyen öğeler bulunduğu için İsdmet Paşa bir mektupla buna karşılık vermek gereğini duydu.Türk delegeleri üzerinde görüş birliği sağlanan maddelerin hemen imzalanmasını , öteki konularda görüşmlerein sürdürülmesini öneriyordu.Ancak İtilaf Devletleri bu öneriyi kabul etmediler.Böylece görüşmeler , 4 Şubat 1923′e ertelendi, delegeler ülkelerine döndüler.
LOZAN GÖRÜMELERİ NEDENİYLE İSMET PAŞA İLE RAUF BEY ARASINDA ANLAŞMAZLIK
İsmet Paşa , lozna görüşmelerini büyük bir uyanıklıkla yürütüyordu. Görüşme evrelerini düzenli olarak Bakanlar Kurulu’na bildiriyordu.Kimi önemli sorunlarda Bakanlar Kurulu’nun görüşünü , düşüncesini soruyor ya da yönerge istiyordu. Çözülmesi gereken sorunlar öneli ; verilen savaşımlarda ağır ve üzücü idi.Rauf Bey’de İsmet Paşa’nın görüşmeleri yürütüş biçimini beğenmezlik duygusu uyanmıştı.Bu duygusunu Bakanlar Kurulu’ndaki arkadaşlarına da aşılamak isteğine kapılmıştı.Bakanlar Kurulu’nda İsmet Paşa’nın raporları okundukça , zaman zaman “İsmet Paşa bu işi başaramayacak” denmeye başlanmış.
Atatürk ,bir aralık , Rauf Bey’in İsmet Paşa’nın geri çağırılmasını Bakanlar Kurulu’nda oylamaya sunduğunu , fakat Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’nın karşı gelmesi üzerine bu önergeden vazgeçildiğini belirtir.
İsmet Paşa , Rauf Bey’in , Lozan’da yapılacak önerileri ve kendisine verilecek yanıtları geciktirdiğini ; Hükümete yaptığı başvurulardan Atatürk’e bilgi verilmediğini ; Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararların ,kendisine duyurulmadan önce Lozan’da başkalarına duyurulduğunu belirler.
Atatürk , İsmet Paşa’nın bu durumu kendisine bildirmesi üzerine , “Lozan görüşmelerini Bakanlar Kurulu’nda” izlemeyi , “kimi zaman , Bakanlar Kurulu kararlarını” kendisi yazmayı gerekli görür.
DEVAMINI OKU
Lozan Konferansı genel toplantısı , 21 Kasım 1922 günü yapılmıştı. Trabzon milletvekili Hasan Bey’le Sinop milletvekili Rıza Nur Bey , İsmet Paşa’nın başkanlığındaki delegeler kurulunu oluşturuyordu.
Lozan Konferansı’nda , Türkiye’nin karşısında İngiltere , Fransa , İtalya , Japonya , Yunanistan , Romanya , Sırp-Sloven krallığı devletleri vardı.Boğazlar’la ilgili sorunların görüşülmesi sırasında Ruslar’la Bulgarlar da konferansa katıldılar.ABD , sadece bir gözlemci olarak bulundu.
Görüşmeler , aralıklı ve çekişmeli geçti. Çünkü , konferansın görüşme konusu , yalnız Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar değildi.Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra , İtilaf devletleri ile Türkiye arasında çözülmemiş bütün sorunlar , görüşme konusu olarak ortaya konmuştu.İtilaf devletleri , Osmanlı İmparatorluğu ile aralarında olan maliye , ekonomi ve adaletle ilgili sorunları ,kendileri için elverişli bir biçimde çözüme bağlamak istiyorlardı.
İki aya yakın görüşmelerden sonra İtilaf devletleri delegeleri hazırladıkları bir barış tasarısını Türk delegelerine verdiler.Tasarıda çok titiz davranılan bağımsızlığımızı zedeleyen öğeler bulunduğu için İsdmet Paşa bir mektupla buna karşılık vermek gereğini duydu.Türk delegeleri üzerinde görüş birliği sağlanan maddelerin hemen imzalanmasını , öteki konularda görüşmlerein sürdürülmesini öneriyordu.Ancak İtilaf Devletleri bu öneriyi kabul etmediler.Böylece görüşmeler , 4 Şubat 1923′e ertelendi, delegeler ülkelerine döndüler.
LOZAN GÖRÜMELERİ NEDENİYLE İSMET PAŞA İLE RAUF BEY ARASINDA ANLAŞMAZLIK
İsmet Paşa , lozna görüşmelerini büyük bir uyanıklıkla yürütüyordu. Görüşme evrelerini düzenli olarak Bakanlar Kurulu’na bildiriyordu.Kimi önemli sorunlarda Bakanlar Kurulu’nun görüşünü , düşüncesini soruyor ya da yönerge istiyordu. Çözülmesi gereken sorunlar öneli ; verilen savaşımlarda ağır ve üzücü idi.Rauf Bey’de İsmet Paşa’nın görüşmeleri yürütüş biçimini beğenmezlik duygusu uyanmıştı.Bu duygusunu Bakanlar Kurulu’ndaki arkadaşlarına da aşılamak isteğine kapılmıştı.Bakanlar Kurulu’nda İsmet Paşa’nın raporları okundukça , zaman zaman “İsmet Paşa bu işi başaramayacak” denmeye başlanmış.
Atatürk ,bir aralık , Rauf Bey’in İsmet Paşa’nın geri çağırılmasını Bakanlar Kurulu’nda oylamaya sunduğunu , fakat Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’nın karşı gelmesi üzerine bu önergeden vazgeçildiğini belirtir.
İsmet Paşa , Rauf Bey’in , Lozan’da yapılacak önerileri ve kendisine verilecek yanıtları geciktirdiğini ; Hükümete yaptığı başvurulardan Atatürk’e bilgi verilmediğini ; Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararların ,kendisine duyurulmadan önce Lozan’da başkalarına duyurulduğunu belirler.
Atatürk , İsmet Paşa’nın bu durumu kendisine bildirmesi üzerine , “Lozan görüşmelerini Bakanlar Kurulu’nda” izlemeyi , “kimi zaman , Bakanlar Kurulu kararlarını” kendisi yazmayı gerekli görür.
DEVAMINI OKU
12:04 |
Posted in
Sivas Madımak Olayı
Sivas Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Sivas’ın Banaz köyünde doğmuştur. Asıl adı Haydar’dır. Divan edebiyatının etkisinde kalmadan, sözlü edebiyatın birikimlerinden yararlanarak kendine özgü duru bir dil oluşturmuştur.
Şu kanlı zalimin ettiği işler
Gaip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni
Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı
Sivas Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 36 sanatçı, bilimadamı ve öğrencinin öldürülmesi, oteli ateşe verenlerden de birinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pek çok aydının yanı sıra Sivas Kurtuluş Savaşının temellerinin atıldığı, Selçuklu devrinin dev eserleriyle süslü, yüzölçümü bakımından Konya'dan sonra ikinci sırada yer alan bir il. Sivas ili topraklarının büyük kısmı İç Anadolu Bölgesi'nin yukarı Kızılırmak bölümünde diğer kısımları ise Karadeniz Bölgesi ve Doğu Anadolu bölgesinde olup, 35° 50' ve 38° 14' doğu boylamları ile 38° 32' ve 40° 16° kuzey enlemleri arasında yer alır.
Aziz Nesin 'de bu etkinlik nedeniyle,dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak,bu kente gelmişti.
2 temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak,bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
DEVAMINI OKU
Sivas Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Sivas’ın Banaz köyünde doğmuştur. Asıl adı Haydar’dır. Divan edebiyatının etkisinde kalmadan, sözlü edebiyatın birikimlerinden yararlanarak kendine özgü duru bir dil oluşturmuştur.
Şu kanlı zalimin ettiği işler
Gaip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni
Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı
Sivas Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 36 sanatçı, bilimadamı ve öğrencinin öldürülmesi, oteli ateşe verenlerden de birinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pek çok aydının yanı sıra Sivas Kurtuluş Savaşının temellerinin atıldığı, Selçuklu devrinin dev eserleriyle süslü, yüzölçümü bakımından Konya'dan sonra ikinci sırada yer alan bir il. Sivas ili topraklarının büyük kısmı İç Anadolu Bölgesi'nin yukarı Kızılırmak bölümünde diğer kısımları ise Karadeniz Bölgesi ve Doğu Anadolu bölgesinde olup, 35° 50' ve 38° 14' doğu boylamları ile 38° 32' ve 40° 16° kuzey enlemleri arasında yer alır.
Aziz Nesin 'de bu etkinlik nedeniyle,dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak,bu kente gelmişti.
2 temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak,bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
DEVAMINI OKU
12:02 |
Posted in
VATANDAŞLIK HAK VE GÖREVLERİ
Vatandaş: Aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aynı devlete bağlı bireylere denir. Vatandaşlık önemli ve kutsal bir bağdır. Vatandaşlık hak ve görevleri dörde ayrılır.
1-SEÇME VE SEÇİLME HAKKI:
Milletvekili, muhtar, belediye başkanı ve diğer temsilcilerin katıldığı seçme işine seçim denir. 18 Yaşını dolduran her Türk genci seçme hakkına sahiptir. Seçimlere katılmak bireylerin hakkıdır.
2-KANUNLARA UYMAK:
Devlet toplumun düzenini sağlamak için kurallar koyar. Aile okul ve toplum kurallarına uymak bize yarar sağlar. Kanunlara uymayanlar cezalandırılır. Kanunlara uyulmadığı zaman toplumun düzeni bozulur. Kanunlara uymazsak suçlu duruma düşeriz.
3-VERGİ VERMEK:
Devletin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için insanlardan aldığı paraya vergi denir. Vergi paraları bize: yol, okul, hastane, okul, köprü olarak geri döner. Ülkemizdeki vergiler başlıca şunlardır: Gelir vergisi, kurum vergisi, emlak vergisi, damga vergisi ve katma değer vergisidir.
4-ASKERLİK YAPMAK:
TC vatandaşı ve sağlıklı olan 20 yaşındaki herkes askere gider. Yurtta ve Dünyada geleceğimizi güvence altına almak güçlü bir orduyla olur. Ülkemizi korumak için Türk Silahlı Kuvvetleri çalışır. Bunu da hava, kara, deniz kuvvetleri ile sağlarlar.
VATANDAŞLIK HAKLARI
Vatandaşlık hakları anayasamızda “Temel Haklar ve Ödevler” kısmında düzenlenmiştir. Bu başlık altında ilk olarak , “Kişinin Hakları ve Ödevleri” bölümünde, bireyin doğuştan sahip olduğu, dokunulmaz ve vazgeçilmez hakları sıralanmaktadır. Bu haklar, bireyi topluma ve devlete karşı koruyan haklardır. Bunlardan farklı olarak bireyin toplumdan ve devletten bazı şeyler ve belli tutumlar istemesini mümkün kılan haklar vardır. Bu yüzden bunlara “isteme hakları” denir. İşte bu haklar anayasamızda “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” adı altında düzenlenmiştir. Birde bireyin siyasal yaşama katılımını sağlamaya yönelik haklar vardır. Bunlara “siyasal haklar” denir. Anayasamızda “Siyasal Haklar ve Ödevler” bölümünde, bu haklardan söz edilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasamıza göre, bir “sosyal devlettir. Sosyal devlet, genellikle, vatandaşların refah durumlarıyla ilgili olan, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamakla görevli devlet olarak tanımlanır. Kuşkusuz, bir devletin sosyal devlet olma derecesi, anayasadaki “sosyal ve ekonomik hakları” gerçekleştirme gücüne bağlıdır. Fakat vatandaşların refah durumlarıyla ilgilenen ve bunları anayasada güvence altına alan bir devlet, salt bu niteliğin- den dolayı, sosyal devlet olma özelliğini kazanamaz. “Demokratik devlet” ile sosyal devlet birbirine sıkı sıkıya bağlı olgulardır. Demokratik devlet, güçsüzlerin güçlerini, devlet yapısı ve siyasal kararlar üzerinde hissettirmeleriyle gerçek anlamda kurulabilir. Bunun için devlet sistemi içinde çalışanların yeri ve ağırlığının olması ve anayasal güvenceye kavuşturulması gerekir. Ancak bu şekilde, sosyal devlet, vatandaşlarına ”lütuf” dağıtan bir “sadaka devlet” olmaktan çıkar. Bu amaçla çalışma yaşamına ilişkin hükümler de sosyal ve ekonomik haklar içinde yer almaktadır. Siyasal hakların, demokratik bir devlet anlayışı ve uygulaması için vazgeçilmez olduğunu zaten biliyoruz. Şimdi, sosyal ve ekonomik haklar ile siyasal hakları anayasamızda düzenlenen biçimiyle daha ayrıntılı olarak görebiliriz.
DEVAMINI OKU
Vatandaş: Aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aynı devlete bağlı bireylere denir. Vatandaşlık önemli ve kutsal bir bağdır. Vatandaşlık hak ve görevleri dörde ayrılır.
1-SEÇME VE SEÇİLME HAKKI:
Milletvekili, muhtar, belediye başkanı ve diğer temsilcilerin katıldığı seçme işine seçim denir. 18 Yaşını dolduran her Türk genci seçme hakkına sahiptir. Seçimlere katılmak bireylerin hakkıdır.
2-KANUNLARA UYMAK:
Devlet toplumun düzenini sağlamak için kurallar koyar. Aile okul ve toplum kurallarına uymak bize yarar sağlar. Kanunlara uymayanlar cezalandırılır. Kanunlara uyulmadığı zaman toplumun düzeni bozulur. Kanunlara uymazsak suçlu duruma düşeriz.
3-VERGİ VERMEK:
Devletin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için insanlardan aldığı paraya vergi denir. Vergi paraları bize: yol, okul, hastane, okul, köprü olarak geri döner. Ülkemizdeki vergiler başlıca şunlardır: Gelir vergisi, kurum vergisi, emlak vergisi, damga vergisi ve katma değer vergisidir.
4-ASKERLİK YAPMAK:
TC vatandaşı ve sağlıklı olan 20 yaşındaki herkes askere gider. Yurtta ve Dünyada geleceğimizi güvence altına almak güçlü bir orduyla olur. Ülkemizi korumak için Türk Silahlı Kuvvetleri çalışır. Bunu da hava, kara, deniz kuvvetleri ile sağlarlar.
VATANDAŞLIK HAKLARI
Vatandaşlık hakları anayasamızda “Temel Haklar ve Ödevler” kısmında düzenlenmiştir. Bu başlık altında ilk olarak , “Kişinin Hakları ve Ödevleri” bölümünde, bireyin doğuştan sahip olduğu, dokunulmaz ve vazgeçilmez hakları sıralanmaktadır. Bu haklar, bireyi topluma ve devlete karşı koruyan haklardır. Bunlardan farklı olarak bireyin toplumdan ve devletten bazı şeyler ve belli tutumlar istemesini mümkün kılan haklar vardır. Bu yüzden bunlara “isteme hakları” denir. İşte bu haklar anayasamızda “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” adı altında düzenlenmiştir. Birde bireyin siyasal yaşama katılımını sağlamaya yönelik haklar vardır. Bunlara “siyasal haklar” denir. Anayasamızda “Siyasal Haklar ve Ödevler” bölümünde, bu haklardan söz edilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasamıza göre, bir “sosyal devlettir. Sosyal devlet, genellikle, vatandaşların refah durumlarıyla ilgili olan, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamakla görevli devlet olarak tanımlanır. Kuşkusuz, bir devletin sosyal devlet olma derecesi, anayasadaki “sosyal ve ekonomik hakları” gerçekleştirme gücüne bağlıdır. Fakat vatandaşların refah durumlarıyla ilgilenen ve bunları anayasada güvence altına alan bir devlet, salt bu niteliğin- den dolayı, sosyal devlet olma özelliğini kazanamaz. “Demokratik devlet” ile sosyal devlet birbirine sıkı sıkıya bağlı olgulardır. Demokratik devlet, güçsüzlerin güçlerini, devlet yapısı ve siyasal kararlar üzerinde hissettirmeleriyle gerçek anlamda kurulabilir. Bunun için devlet sistemi içinde çalışanların yeri ve ağırlığının olması ve anayasal güvenceye kavuşturulması gerekir. Ancak bu şekilde, sosyal devlet, vatandaşlarına ”lütuf” dağıtan bir “sadaka devlet” olmaktan çıkar. Bu amaçla çalışma yaşamına ilişkin hükümler de sosyal ve ekonomik haklar içinde yer almaktadır. Siyasal hakların, demokratik bir devlet anlayışı ve uygulaması için vazgeçilmez olduğunu zaten biliyoruz. Şimdi, sosyal ve ekonomik haklar ile siyasal hakları anayasamızda düzenlenen biçimiyle daha ayrıntılı olarak görebiliriz.
DEVAMINI OKU
11:58 |
Posted in
Kabul Edilen Kanunlar
3 Mart 1924'de yapılan kanuni düzenleme ile Hilafetle birlikte Şer'iye ve Evkaf Bakanlıkları da kaldırılmıştır. Ayrıca yine aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile (Öğretimin Birleştirilmesi) dini eğitime son verilmişti. Böylece milli eğitim dönemi başlamıştır. Bu gelişmeler, hukukta laikliğe yönelmenin öncüleri olmuştur. 8 Nisan 1924 tarihinde şer'i hukukun uygulayıcıları olan Şer'iye Mahkemeleri kaldırılmıştır.
17 Şubat 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve 22 Nisan 1926'da kabul edilen Borçlar Kanunu İsviçre'den, 1 Mart 1926'da kabul edilen Ceza Kanunu ise 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'ndan alınarak yürürlüğü girmiştir. Bu kanunları 1927'de yürürlüğe giren İsviçre'nin Neuchatel Kantonundan alınan Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu takip etmiş, 1929'da ise yürürlüğe giren 4 Nisan 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu da Almanya'dan alınmıştır. 9 Haziran 1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu'nun da büyük bir kısmı İsviçre'den alınmıştır. Ticaret Kanunu ise muhtelif ülkelerin mevzuatından geniş ölçüde iktibas edilerek hazırlanmış, Kara Ticareti diye adlandırdığımız birinci kitap 1926'da Deniz ticareti diye anılan ikinci kitap da 1929'da yürürlüğe girmiştir. İdare Hukuk sahasında da Fransa örnek alınarak çeşitli kanunlar az çok değişikliklerle alınmıştır. 17 Şubat- 1926'da kabul edilen Medeni Kanun, Türkiye'de laik bir özel hukuk sisteminin başlangıcını teşkil etmiştir. Bu kanun ile toplumsal alanda kadın erkek eşitliği sağlanmış, kadınlara istediği mesleği seçme hakkı verilmiş, resmi nikah mecburi hale getirilmiş, tek eşle evlilik sistemi benimsenmiş, kadınlara miras konusunda eşitlik ilkesi getirilmiş, boşanmalarda kadın güvence altına alınmıştır. Ayrıca Medeni kanunla Patrikhanelerin din işleri dışındaki azınlık haklarını kontrol yetkisi kaldırılmıştır.
www.darsane.com
3 Mart 1924'de yapılan kanuni düzenleme ile Hilafetle birlikte Şer'iye ve Evkaf Bakanlıkları da kaldırılmıştır. Ayrıca yine aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile (Öğretimin Birleştirilmesi) dini eğitime son verilmişti. Böylece milli eğitim dönemi başlamıştır. Bu gelişmeler, hukukta laikliğe yönelmenin öncüleri olmuştur. 8 Nisan 1924 tarihinde şer'i hukukun uygulayıcıları olan Şer'iye Mahkemeleri kaldırılmıştır.
17 Şubat 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve 22 Nisan 1926'da kabul edilen Borçlar Kanunu İsviçre'den, 1 Mart 1926'da kabul edilen Ceza Kanunu ise 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'ndan alınarak yürürlüğü girmiştir. Bu kanunları 1927'de yürürlüğe giren İsviçre'nin Neuchatel Kantonundan alınan Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu takip etmiş, 1929'da ise yürürlüğe giren 4 Nisan 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu da Almanya'dan alınmıştır. 9 Haziran 1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu'nun da büyük bir kısmı İsviçre'den alınmıştır. Ticaret Kanunu ise muhtelif ülkelerin mevzuatından geniş ölçüde iktibas edilerek hazırlanmış, Kara Ticareti diye adlandırdığımız birinci kitap 1926'da Deniz ticareti diye anılan ikinci kitap da 1929'da yürürlüğe girmiştir. İdare Hukuk sahasında da Fransa örnek alınarak çeşitli kanunlar az çok değişikliklerle alınmıştır. 17 Şubat- 1926'da kabul edilen Medeni Kanun, Türkiye'de laik bir özel hukuk sisteminin başlangıcını teşkil etmiştir. Bu kanun ile toplumsal alanda kadın erkek eşitliği sağlanmış, kadınlara istediği mesleği seçme hakkı verilmiş, resmi nikah mecburi hale getirilmiş, tek eşle evlilik sistemi benimsenmiş, kadınlara miras konusunda eşitlik ilkesi getirilmiş, boşanmalarda kadın güvence altına alınmıştır. Ayrıca Medeni kanunla Patrikhanelerin din işleri dışındaki azınlık haklarını kontrol yetkisi kaldırılmıştır.
www.darsane.com
11:56 |
Posted in
ERZURUM KONGRESİ
23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi toplandı. Artık bütün vatanseverler Atatürk'ün etrafında kenetlenmişlerdi.
Erzurum kongresinde, bir yandan, vatanın ayrılmaz bir parçası olan Doğu illeri halkının düşmanla mücadele için elbirliği ile çalışacağı kararlaştırılmış, bir yandan da milli bir istek olarak İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın toplanıp gereken önlemleri alması gereği vurgulanmıştı.
Erzurum'da başlayan yerel kongre akımı, Batıda Yunan tehdidi altında bunalan Marmara ve Ege bölgelerinde devam etti. 26 Temmuz 1919'da Balıkesir'de, 6 Ağustos'ta Nazilli'de, 16 Ağustos'ta Alaşehir'de kongreler toplandı. Bu kongreler sonucunda "Kuvayi Milliye" adı altında vatansever milis güçleri kuruldu.
SİVAS KONGRESİ
4 Eylül 1919'da ise, millî egemenlik ilkesine dayalı yeni Türk Devleti'nin kuruluşuna temel olan Sivas Kongresi toplandı.
Kongrede, "vatanın bölünmez bir bütün olduğu" konusunda millet temsilcileri ortak bir karara vardılar. Ülkedeki tüm yerel direniş örgütleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirildi. Başkanlığına da doğal olarak Mustafa Kemal Paşa seçildi. Kongre sonucunda oluşturulan "Heyet-i Temsiliye" milletin isteklerini yansıtan bir nitelik kazandı. Ancak, İstanbul yönetiminin ruhsal ve duygusal ağırlığı henüz devam ediyordu.
Bundan dolayı, Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa'nın istediği "kuruculuk" niteliğini gösterememiş, vatanın kurtuluşu için bir an önce Meclis'i Mebusan'ın toplanmasını padişaha bildirilmesine karar vermişti.
Ancak bu karar da önemli bir adımdı. Kurtuluş mücadelesi ve millî egemenliğe geçişin ikinci evresi de tamamlanmıştı. Üçüncü aşamada ise, millî egemenliğin gerektirdiği tüm ilke ve değerlere sahip bir büyük Meclisin kurulması ve Kurtuluş Savaşı'nın millî güçlere dayalı olarak kazanılması süreci başladı.
MİSAK-I MİLLÎ (ULUSAL AND)
Sivas Kongresi sonuçları ülke çapında büyük coşkuyla karşılanmış, millî hareketin her yerde egemen olduğu düşüncesi giderek güç kazanmıştı. Atatürk, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldi. Kurtuluş Savaşının ve yeni kurulacak millî Devletin merkezi yönetim yeri de belli olmuştu.
Sivas Kongresi kararına.uygun olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 12 Ocak 1920'de toplandı. Ancak, Meclis içindeki vatanseverler, bütün çabalarına rağmen padişahın egemenliğine dayalı sistemin ortam ve alışkanlıklarını yok edemediler. Bu durum, Meclis-i Mebusan'a bağlanan son ümitleri de yıktı. Ama, yine de anayasal nitelikte önemli bir karar alınabildi. 28 Ocak 1920 tarihli bu karar, "ulusal and" anlamına gelen "Misak-ı Millî" idi.
Misak-ı Millî (ulusal and), daha Erzurum Kongresi sırasında biçimlenmeye başlanmış, Sivas Kongresi'nde olgunlaşmış ve sonuçta esasları doğrudan doğruya Atatürk tarafından yazılmıştı. Temel ilke olarak, "vatanın ve milletin bõlünmezliği" vurgulanıyordu.
Millet adına bu yeminin edilmesi için, millî güçler yanlısı her Meclis-i Mebusan üyesi büyük çaba göstermiş ve sonunda bu kararın alınması gerçekleştirilmiştir,
Millî And, özetle şöyledir :
Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeleri barışa kavuşmak için şu vazgeçilmez şartları ileri sürerler :
Dünya Savaşının bitiminde imzalanan Mütareke Andlaşmasının çizdiği sınırlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan kopartılamaz.
DEVAMINI OKU
23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi toplandı. Artık bütün vatanseverler Atatürk'ün etrafında kenetlenmişlerdi.
Erzurum kongresinde, bir yandan, vatanın ayrılmaz bir parçası olan Doğu illeri halkının düşmanla mücadele için elbirliği ile çalışacağı kararlaştırılmış, bir yandan da milli bir istek olarak İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın toplanıp gereken önlemleri alması gereği vurgulanmıştı.
Erzurum'da başlayan yerel kongre akımı, Batıda Yunan tehdidi altında bunalan Marmara ve Ege bölgelerinde devam etti. 26 Temmuz 1919'da Balıkesir'de, 6 Ağustos'ta Nazilli'de, 16 Ağustos'ta Alaşehir'de kongreler toplandı. Bu kongreler sonucunda "Kuvayi Milliye" adı altında vatansever milis güçleri kuruldu.
SİVAS KONGRESİ
4 Eylül 1919'da ise, millî egemenlik ilkesine dayalı yeni Türk Devleti'nin kuruluşuna temel olan Sivas Kongresi toplandı.
Kongrede, "vatanın bölünmez bir bütün olduğu" konusunda millet temsilcileri ortak bir karara vardılar. Ülkedeki tüm yerel direniş örgütleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirildi. Başkanlığına da doğal olarak Mustafa Kemal Paşa seçildi. Kongre sonucunda oluşturulan "Heyet-i Temsiliye" milletin isteklerini yansıtan bir nitelik kazandı. Ancak, İstanbul yönetiminin ruhsal ve duygusal ağırlığı henüz devam ediyordu.
Bundan dolayı, Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa'nın istediği "kuruculuk" niteliğini gösterememiş, vatanın kurtuluşu için bir an önce Meclis'i Mebusan'ın toplanmasını padişaha bildirilmesine karar vermişti.
Ancak bu karar da önemli bir adımdı. Kurtuluş mücadelesi ve millî egemenliğe geçişin ikinci evresi de tamamlanmıştı. Üçüncü aşamada ise, millî egemenliğin gerektirdiği tüm ilke ve değerlere sahip bir büyük Meclisin kurulması ve Kurtuluş Savaşı'nın millî güçlere dayalı olarak kazanılması süreci başladı.
MİSAK-I MİLLÎ (ULUSAL AND)
Sivas Kongresi sonuçları ülke çapında büyük coşkuyla karşılanmış, millî hareketin her yerde egemen olduğu düşüncesi giderek güç kazanmıştı. Atatürk, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldi. Kurtuluş Savaşının ve yeni kurulacak millî Devletin merkezi yönetim yeri de belli olmuştu.
Sivas Kongresi kararına.uygun olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 12 Ocak 1920'de toplandı. Ancak, Meclis içindeki vatanseverler, bütün çabalarına rağmen padişahın egemenliğine dayalı sistemin ortam ve alışkanlıklarını yok edemediler. Bu durum, Meclis-i Mebusan'a bağlanan son ümitleri de yıktı. Ama, yine de anayasal nitelikte önemli bir karar alınabildi. 28 Ocak 1920 tarihli bu karar, "ulusal and" anlamına gelen "Misak-ı Millî" idi.
Misak-ı Millî (ulusal and), daha Erzurum Kongresi sırasında biçimlenmeye başlanmış, Sivas Kongresi'nde olgunlaşmış ve sonuçta esasları doğrudan doğruya Atatürk tarafından yazılmıştı. Temel ilke olarak, "vatanın ve milletin bõlünmezliği" vurgulanıyordu.
Millet adına bu yeminin edilmesi için, millî güçler yanlısı her Meclis-i Mebusan üyesi büyük çaba göstermiş ve sonunda bu kararın alınması gerçekleştirilmiştir,
Millî And, özetle şöyledir :
Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeleri barışa kavuşmak için şu vazgeçilmez şartları ileri sürerler :
Dünya Savaşının bitiminde imzalanan Mütareke Andlaşmasının çizdiği sınırlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan kopartılamaz.
DEVAMINI OKU
11:51 |
Posted in
TÜRK MİLLÎ MÜCADELE HAREKETİ VE KUVA-YI MİLLİYE RUHU
XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu.
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele, askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi" olarak vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir mahiyet arz edecektir.
Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan kaldırmıştır.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk topraklarını işgal eden emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise şunladır;
Kars Millî İslâm Şûrası; 5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükûmet, 17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti" olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13 Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak ortadan kaldırılmıştır.
DEVAMINI OKU
XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu.
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele, askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi" olarak vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir mahiyet arz edecektir.
Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan kaldırmıştır.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk topraklarını işgal eden emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise şunladır;
Kars Millî İslâm Şûrası; 5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükûmet, 17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti" olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13 Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak ortadan kaldırılmıştır.
DEVAMINI OKU
03:37 |
Posted in
Divan Edebiyatı Nazim Şekilleri
Kaside
• Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluşur:
Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa “nesib”, bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa “teşbib” adı verilir.
İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.
Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.
Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.
Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.
Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.
Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti “beyt-ül kaside”dir. Şairin adının geçtiği beyite ise “tac beyit” denir.
Gazel
• Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti “matla”, son beyti ise “makta” adını alır.
Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazel “zü’l-metali”, her beyti musarra olan gazel ise “müselsel” gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte “hüsn-i matla” (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine “hüsn-i makta” (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.
Gazelin en güzel beyti ise “beytü’l-gazel” ya da “şah beyit” adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine “redd’i-matla” denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da “hüsn-i” maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla “mahlas beyti” ya da “mahlashane” olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına “hüsn-i tahallüs” denir.
Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”, “terbi” adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller “yekahenk gazel”, her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de “yekavaz gazel” olarak adlandırılır.
Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “aşıkane”, içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara “rindane” denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm’in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî’nin gazelleri, “hakimane gazel” denir.
Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise “gazelsera” adı verilir.
Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.
Devamını OKU
Kaside
• Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluşur:
Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa “nesib”, bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa “teşbib” adı verilir.
İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.
Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.
Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.
Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.
Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.
Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti “beyt-ül kaside”dir. Şairin adının geçtiği beyite ise “tac beyit” denir.
Gazel
• Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti “matla”, son beyti ise “makta” adını alır.
Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazel “zü’l-metali”, her beyti musarra olan gazel ise “müselsel” gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte “hüsn-i matla” (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine “hüsn-i makta” (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.
Gazelin en güzel beyti ise “beytü’l-gazel” ya da “şah beyit” adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine “redd’i-matla” denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da “hüsn-i” maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla “mahlas beyti” ya da “mahlashane” olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına “hüsn-i tahallüs” denir.
Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”, “terbi” adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller “yekahenk gazel”, her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de “yekavaz gazel” olarak adlandırılır.
Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “aşıkane”, içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara “rindane” denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm’in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî’nin gazelleri, “hakimane gazel” denir.
Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise “gazelsera” adı verilir.
Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.
Devamını OKU
03:35 |
Posted in
DİVAN EDEBİYATI
Osmanlı ülkesinde, özellikle medreseden yetişen aydın kimselerin Arap ve Fars edebiyatlarını örnek alarak oluşturdukları yazılı edebiyata, "divan edebiyatı" adı verilir. XIII. yy'dan XIX. yy'ın ortalarına kadar süren divan edebiyatı, adını, şairlerin şiirlerini topladıkları "divan" denilen kitaptan almıştır. Divan edebiyatının tarihsel gelişmesi dört dönemde incelenebilir:
Kuruluş dönemi: Geçiş dönemi; olgunluk dönemi; çöküş dönemi.
Kuruluş dönemi (XIII. yy.-XV. yy'ın ilk yarısı) Bu dönemde Sadi, Feridettin Attar, Nizami gibi İranlı şairlerin yapıtları Türkçe'ye (Osmanlıca'ya) çevrildi. Bu çeviriler, biçim ve öz bakımından yeni bir edebiyat geleneğinin kurulmasına ön ayak oldu.Gülşehri, Hoca Dehhani, Nesimi, Ahmet Dai, Kadı Burhanettin, Şeyhi gibi şairler, bazen din dışı konuları, çoğunlukla da, çeviri yapıtların etkisiyle, tasavvuf konularını işlediler.
DEVAMINI OKU
Osmanlı ülkesinde, özellikle medreseden yetişen aydın kimselerin Arap ve Fars edebiyatlarını örnek alarak oluşturdukları yazılı edebiyata, "divan edebiyatı" adı verilir. XIII. yy'dan XIX. yy'ın ortalarına kadar süren divan edebiyatı, adını, şairlerin şiirlerini topladıkları "divan" denilen kitaptan almıştır. Divan edebiyatının tarihsel gelişmesi dört dönemde incelenebilir:
Kuruluş dönemi: Geçiş dönemi; olgunluk dönemi; çöküş dönemi.
Kuruluş dönemi (XIII. yy.-XV. yy'ın ilk yarısı) Bu dönemde Sadi, Feridettin Attar, Nizami gibi İranlı şairlerin yapıtları Türkçe'ye (Osmanlıca'ya) çevrildi. Bu çeviriler, biçim ve öz bakımından yeni bir edebiyat geleneğinin kurulmasına ön ayak oldu.Gülşehri, Hoca Dehhani, Nesimi, Ahmet Dai, Kadı Burhanettin, Şeyhi gibi şairler, bazen din dışı konuları, çoğunlukla da, çeviri yapıtların etkisiyle, tasavvuf konularını işlediler.
DEVAMINI OKU
06:40 |
Posted in
Ad Nedir?
AD : Varlıkların ve kavramların dilde var olan karşılığına, sözcük türü yönünden ad denir.
Anlamlarına Göre Adlar :
Varlıklara Verilişlerine Göre Adlar :
Özel Adlar : Bir tek varlığı gösteren, bir tek varlığa verilmiş adlardır.
Örnek : Mustafa Kemal Atatürk, Asya, Türkiye, Ankara, Kızılay, Merkür, Akdeniz, Türk Tarih Kurumu, Türkçe vb.
Tür Adları (Cins İsimleri) : Aynı türden olan varlıkların tümünü birden gösteren adlardır. Vücut parçaları ve organ adları, akrabalık dalları, tüm hayvan ve bitki adları, tüm araç ve gereç adları tür adlarını oluşturur.
Örnek : Gövde, teyze, yılan, elma, kalem, süpürge vb.
Tür Adlarının Özellikleri : Bir tür adı, genel anlamda kullanıldığında, o türü oluşturan varlıkların tamamını anlatır. Örnek : Balık suda yaşar. Tüm balıkları gösterir.
Kitap en yakın arkadaştır. Tüm kitapları gösterir.
Bir tür adı, bazen o türün yalnızca bir ya da birkaç bireyini göstermede kullanılır. Örnek :
Kuş durmadan çırpınıyordu. Bir tek kuşu gösterir.
Kitap, savaş yıllarını anlatıyor. Bir tek kitabı gösterir.
Varlıkların Sayılarına Göre Adlar :
Tekil Adlar : Biçimce çoğullanmamış, “-lar, -ler” eki almamış adlardır. Örnek :
Çiçek, bardak, toka, çocuk vb.
Çoğul Adlar : Aynı türden olan birden çok varlığı gösteren adlar, “-ler, -lar” çoğul ekiyel çoğullanır. Örnek : insanlar, evler, halılar, aylar, geceler vb.
Topluluk Adları : Biçimce tekil oldukları halde anlamca çoğul olan adlardır. Örnek :
Orman, ordu, sürü, bölük, millet, aile, takım, grup vb.
UYARI : Tür adları (ağaç, çocuk, insan) o türe ait olanları tek tek düşündürürken; topluluk adları (orman, bölük, kurul) o türe ait olanların tümünü bir grup olarak düşündürür.
Topluluk adları biçimce tekil adlardır. Ancak (-lar, -ler) çoğul ekiyle çoğullanabilir. Örnek :
Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri ...!
Toplumlar kendi kültürlerini kendileri yaratır.
Kimi tür adları mecaz-ı mürsel yoluyla topluluk adı olabilir. Örnek :
Bütün sınıf, bu duruma üzüldü. (Sınıfın içindeki öğrenciler)
Meclis konuyu görüşüyor. (Meclisin içindeki Milletvekilleri)
DEVAMINI OKU
AD : Varlıkların ve kavramların dilde var olan karşılığına, sözcük türü yönünden ad denir.
Anlamlarına Göre Adlar :
Varlıklara Verilişlerine Göre Adlar :
Özel Adlar : Bir tek varlığı gösteren, bir tek varlığa verilmiş adlardır.
Örnek : Mustafa Kemal Atatürk, Asya, Türkiye, Ankara, Kızılay, Merkür, Akdeniz, Türk Tarih Kurumu, Türkçe vb.
Tür Adları (Cins İsimleri) : Aynı türden olan varlıkların tümünü birden gösteren adlardır. Vücut parçaları ve organ adları, akrabalık dalları, tüm hayvan ve bitki adları, tüm araç ve gereç adları tür adlarını oluşturur.
Örnek : Gövde, teyze, yılan, elma, kalem, süpürge vb.
Tür Adlarının Özellikleri : Bir tür adı, genel anlamda kullanıldığında, o türü oluşturan varlıkların tamamını anlatır. Örnek : Balık suda yaşar. Tüm balıkları gösterir.
Kitap en yakın arkadaştır. Tüm kitapları gösterir.
Bir tür adı, bazen o türün yalnızca bir ya da birkaç bireyini göstermede kullanılır. Örnek :
Kuş durmadan çırpınıyordu. Bir tek kuşu gösterir.
Kitap, savaş yıllarını anlatıyor. Bir tek kitabı gösterir.
Varlıkların Sayılarına Göre Adlar :
Tekil Adlar : Biçimce çoğullanmamış, “-lar, -ler” eki almamış adlardır. Örnek :
Çiçek, bardak, toka, çocuk vb.
Çoğul Adlar : Aynı türden olan birden çok varlığı gösteren adlar, “-ler, -lar” çoğul ekiyel çoğullanır. Örnek : insanlar, evler, halılar, aylar, geceler vb.
Topluluk Adları : Biçimce tekil oldukları halde anlamca çoğul olan adlardır. Örnek :
Orman, ordu, sürü, bölük, millet, aile, takım, grup vb.
UYARI : Tür adları (ağaç, çocuk, insan) o türe ait olanları tek tek düşündürürken; topluluk adları (orman, bölük, kurul) o türe ait olanların tümünü bir grup olarak düşündürür.
Topluluk adları biçimce tekil adlardır. Ancak (-lar, -ler) çoğul ekiyle çoğullanabilir. Örnek :
Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri ...!
Toplumlar kendi kültürlerini kendileri yaratır.
Kimi tür adları mecaz-ı mürsel yoluyla topluluk adı olabilir. Örnek :
Bütün sınıf, bu duruma üzüldü. (Sınıfın içindeki öğrenciler)
Meclis konuyu görüşüyor. (Meclisin içindeki Milletvekilleri)
DEVAMINI OKU
06:38 |
Posted in
Karagöz ve Hacivat
Türk gölge oyununun tek temsilcisi olarak kabul edilen Karagöz oyununun kökeni konusunda değişik görüşler vardır.
Kimi kaynaklara göre Orta Asya’dan, İran’dan ya da Hindistan’dan batıya göç eden Çingeneler aracılığıyla Anadolu’ya gelmiştir. Bir görüşe göre Bizans, İtalya ya da Yunan kökenlidir. Türkiye’ye Portekiz ya da İspanya’dan göç eden Yahudiler aracılığıyla geldiğini savunanlar da vardır. Ancak bu görüşleri kanıtlayacak yeterli belge yoktur. Oysa Yavuz Sultan Selim döneminin güvenilir kaynaklarından İbni İlyas, gölge oyununun Türkiye’ye XVI.yy.’da Mısır’dan geldiğini ortaya koymuştur. İlk zamanlar Mısır gölge oyununun etkisi altında olan Karagözün, kesin biçimini XVII.yy.’da aldığı ve tiplemelerin de bu dönemde ortaya çıktığı öne sürülmektedir.
Karagöz ve Hacivat Arasındaki Farklar
Hacivat, konuşmalarında Arapça ve Farsça’yı dramatik yapısı ile, düzgün bir şekilde kullanır. O, hemen hemen her konuda bilgisi olan “Entellektuel” i temsil eder. Şerefli bir kibar bey olmasına karsın afyon kullanan Hacivat herkesin sırlarını açığa çıkarmakla birlikte komiser ajanı olarak çalışır. Her oyunda Karagöz tarafından dövülse de, Karagöz onsuz yapamaz. Kıyafetlerinde yeşil hakim renktir.
Karagöz, halktan birini temsil eder. Oyundaki arkadaşı Hacivat’ın zıt karakteridir. Düşündüğünü olduğu gibi söylediği için genellikle bası belaya girer. O, cesur, yürekli ve cömerttir. Karısıyla devamlı münakaşa eder. Ayni çevrede yasayan herkesi tanır ve bütün gün boyunca konuştuğu insana kendini anlatmaya çalışır. Kıyafetlerinde kırmızı renk hakimdir. “Işkırlak” adi verilen bir çeşit şapka giyer ki devamlı basında hareket eder durur. Kollarından yalnız birini oynatır. Karagöz oyununun insanları güldüren belkemiğidir. Türkçe’yi yanlış kullanır, kendi konuştuğu aksan dışında Türkçe konuşan insanlarla alay eder ve onların dediklerini anlamamış gibi yapar.
Karagöz ve Hacivat’ın gerçek kişiler olduğuna dair halk arasında yaygın bir efsane vardır. Buna göre Karagöz B.Trakya’da yaşayan bir demirci ustasıdır. Orhan Gazi Bursa’yı alınca buraya gelir, Demirtaş Köyü’ne yerleşir. Orhan Gazi’nin emriyle inşa edilmekte olan caminin bağlantı demirlerini yapmakla görevlendirilir. Caminin ustabaşısı Hacı İvaz(Hacivat) ile Karagöz arasında bir süre sonra eğlenceli söyleşmeler başlar. Öteki işçiler işi gücü bırakıp onları izlediklerinden işler yarım kalır. Durumu öğrenen Orhan Bey, Karagöz’ün başını vurdurtur; olanları görüp ürken Hacivat da hacca gitmek üzere yola çıkar, eşkıyalar tarafından öldürülür. Tüm olanlardan pişmanlık duyan Orhan Bey, Şeyh Küşteri adlı birinin Karagöz’le Hacı İvaz arasında geçen söyleşmeleri bildiğini öğrenir. Çağırtıp anlatmasını ister. Şeyh Küşteri de aydınlatılmış bir perdeye yansıttığı görüntülerle Hacı İvaz ve Karagöz arasındaki söyleşmeleri canlandırır. Orhan Bey çok beğenir ve bu oyunun sürdürülmesini ister. Böylece Karagöz oyunu ortaya çıkmış olur. Halk arasında yaygın bir efsane olmasına karşın, yapılan araştırmalar bu efsanede kimi tarih tutarsızlıklarının olduğunu ve gerçekle pek ilintisi olamayacağını ortaya koymuştur.
Karagöz oyunları dört bölümden oluşur: mukaddime (öndeyiş,giriş), muhareve (söyleşme), fasıl (oyunun kendisi) ve bitiş. Oyunun mukaddime denilen bölümünde, ilkin perdeye göstermelik yansıtılır. Göstermelik çoğu kez oyunun içeriğiyle ilintisi olmayan bir görüntüdür (bir dalyan,vakvak ağacı, gemi, denizkızı, kediler, Burak vb.).
Bu görüntü müzik eşliğinde perdeye yansıtılarak izleyicilerin ilgisi oyuna ve perdeye çekilir. Görüntü nareke adı verilen cırtlak bir düdük sesiyle kaldırılır ve tefin tartımına uygun hareketlerle perdeye Hacivat gelir, bir semai okur. Bunu kimi kez, bir ara semaisi izler. Ardından ”Of hay Hak” diyerek perde gazeline başlar. Bu gazel, öndeyiş bölümünün en önemli öğesidir. Bunda Karagöz perdesinin bir öğrenek yeri olduğu, felsefi ve tasavvufi anlamı, kurucusunun Şeyh Küşteri olduğu belirtilir. Padişaha övgü ve yakarışın yanısıra tasavvuf konularına da değinilir. Bundan sonra Hacivat, uyaklı bir anlatımla konuşur ve bir beyit okur, kendisine kafa dengi bir arkadaş aradığını ve bu arkadaşta aradığı özellikleri ağdalı bir dille belirtir. Kimi kez yeniden bir beyit okuduktan sonra perdeye Karagöz indirilir. İkisi dövüşmeye başlar, Hacivat kaçar, Karagöz yere uzanıp ona veriştirmeye başlar. Ardından bir tekerleme söyler. Bu tekerleme genellikle aynı harfle başlayan çeşitli sözcüklerin belli bir mantık bağı olmadan art arda sıralanması biçimindedir (Esasen ”Kara kaşla kara gözlümdür sebep” şarkısı karalığından neş’et ettiği için kasımın fırtınasına karışan kaz yavruları karmakarışık olup karabiber havanına girdikleri için kaşık altı oldular). Bundan sonra, muhavere bölümüne geçilir.
Muhavere genellikle oyunun iki baş kişisi olan Hacivat’la Karagöz arasında geçer. Bazen muhavereye başka kişilerin de katıldığı olur. Bu bölüm salt söze dayanır olay yoktur. Amacı, Karagöz’le Hacivat’ın kişiliklerini, ses, yaradılış, yetişme biçimi ve diğer özelliklerini vurgulayarak yansıtmak ve kişilikleri arasındaki zıtlığı belirginleştirmektir.
Fasıl bölümü oyunun kendisidir. Burada Hacivat ve Karagöz’ün yanısıra, oyunun öteki kişileri de bir olaylar dizisi içinde yer alır. XVI.yy.’da belirli bir konudan çok hayvanlarla, gemilerle daha çok kopuk sahneler gösterilirken, XVII.yy.’dan başlıyarak fasıl konuları belli bir olaylar dizisine uymaya başlamıştır. Fasıllar çok çeşitlidir. En eski olan ve her Karagöz oynatanın dağarcığında bulunması gerekenlere karı kadim, Meşrutiyet döneminden sonra ortaya çıkanlara nev icat denir.
Bitiş bölümü genellikle çok kısadır. Karagöz oyunun bittiğini belirtir, kusurları için af diler, gelecek oyunu duyurur. Bundan sonra Hacivat’la aralarında kısa bir söyleşme geçer, bu söyleşi oyundan çıkarılacak öğreneği vurgular.
Karagöz figürleri kalın deriden, özellikle deve derisinden yapılır. Bu derinin kullanılabilmesi için birçok işlemden geçmesi gerekir. Renklendirme için eskiden kökboyalar kullanılıyordu, bugün ise bunların yerini çini mürekkebi almıştır. Oynak eklemli olarak yapılan parçalar birbirlerine kiriş, kursak, tel ya da naylon iplik ile bağlanır. Oynatma değneklerinin geçeceği delikler, yuvarlak ikinci bir deri parçası dikilerek derinleştirilir.
DEVAMIN OKU
Türk gölge oyununun tek temsilcisi olarak kabul edilen Karagöz oyununun kökeni konusunda değişik görüşler vardır.
Kimi kaynaklara göre Orta Asya’dan, İran’dan ya da Hindistan’dan batıya göç eden Çingeneler aracılığıyla Anadolu’ya gelmiştir. Bir görüşe göre Bizans, İtalya ya da Yunan kökenlidir. Türkiye’ye Portekiz ya da İspanya’dan göç eden Yahudiler aracılığıyla geldiğini savunanlar da vardır. Ancak bu görüşleri kanıtlayacak yeterli belge yoktur. Oysa Yavuz Sultan Selim döneminin güvenilir kaynaklarından İbni İlyas, gölge oyununun Türkiye’ye XVI.yy.’da Mısır’dan geldiğini ortaya koymuştur. İlk zamanlar Mısır gölge oyununun etkisi altında olan Karagözün, kesin biçimini XVII.yy.’da aldığı ve tiplemelerin de bu dönemde ortaya çıktığı öne sürülmektedir.
Karagöz ve Hacivat Arasındaki Farklar
Hacivat, konuşmalarında Arapça ve Farsça’yı dramatik yapısı ile, düzgün bir şekilde kullanır. O, hemen hemen her konuda bilgisi olan “Entellektuel” i temsil eder. Şerefli bir kibar bey olmasına karsın afyon kullanan Hacivat herkesin sırlarını açığa çıkarmakla birlikte komiser ajanı olarak çalışır. Her oyunda Karagöz tarafından dövülse de, Karagöz onsuz yapamaz. Kıyafetlerinde yeşil hakim renktir.
Karagöz, halktan birini temsil eder. Oyundaki arkadaşı Hacivat’ın zıt karakteridir. Düşündüğünü olduğu gibi söylediği için genellikle bası belaya girer. O, cesur, yürekli ve cömerttir. Karısıyla devamlı münakaşa eder. Ayni çevrede yasayan herkesi tanır ve bütün gün boyunca konuştuğu insana kendini anlatmaya çalışır. Kıyafetlerinde kırmızı renk hakimdir. “Işkırlak” adi verilen bir çeşit şapka giyer ki devamlı basında hareket eder durur. Kollarından yalnız birini oynatır. Karagöz oyununun insanları güldüren belkemiğidir. Türkçe’yi yanlış kullanır, kendi konuştuğu aksan dışında Türkçe konuşan insanlarla alay eder ve onların dediklerini anlamamış gibi yapar.
Karagöz ve Hacivat’ın gerçek kişiler olduğuna dair halk arasında yaygın bir efsane vardır. Buna göre Karagöz B.Trakya’da yaşayan bir demirci ustasıdır. Orhan Gazi Bursa’yı alınca buraya gelir, Demirtaş Köyü’ne yerleşir. Orhan Gazi’nin emriyle inşa edilmekte olan caminin bağlantı demirlerini yapmakla görevlendirilir. Caminin ustabaşısı Hacı İvaz(Hacivat) ile Karagöz arasında bir süre sonra eğlenceli söyleşmeler başlar. Öteki işçiler işi gücü bırakıp onları izlediklerinden işler yarım kalır. Durumu öğrenen Orhan Bey, Karagöz’ün başını vurdurtur; olanları görüp ürken Hacivat da hacca gitmek üzere yola çıkar, eşkıyalar tarafından öldürülür. Tüm olanlardan pişmanlık duyan Orhan Bey, Şeyh Küşteri adlı birinin Karagöz’le Hacı İvaz arasında geçen söyleşmeleri bildiğini öğrenir. Çağırtıp anlatmasını ister. Şeyh Küşteri de aydınlatılmış bir perdeye yansıttığı görüntülerle Hacı İvaz ve Karagöz arasındaki söyleşmeleri canlandırır. Orhan Bey çok beğenir ve bu oyunun sürdürülmesini ister. Böylece Karagöz oyunu ortaya çıkmış olur. Halk arasında yaygın bir efsane olmasına karşın, yapılan araştırmalar bu efsanede kimi tarih tutarsızlıklarının olduğunu ve gerçekle pek ilintisi olamayacağını ortaya koymuştur.
Karagöz oyunları dört bölümden oluşur: mukaddime (öndeyiş,giriş), muhareve (söyleşme), fasıl (oyunun kendisi) ve bitiş. Oyunun mukaddime denilen bölümünde, ilkin perdeye göstermelik yansıtılır. Göstermelik çoğu kez oyunun içeriğiyle ilintisi olmayan bir görüntüdür (bir dalyan,vakvak ağacı, gemi, denizkızı, kediler, Burak vb.).
Bu görüntü müzik eşliğinde perdeye yansıtılarak izleyicilerin ilgisi oyuna ve perdeye çekilir. Görüntü nareke adı verilen cırtlak bir düdük sesiyle kaldırılır ve tefin tartımına uygun hareketlerle perdeye Hacivat gelir, bir semai okur. Bunu kimi kez, bir ara semaisi izler. Ardından ”Of hay Hak” diyerek perde gazeline başlar. Bu gazel, öndeyiş bölümünün en önemli öğesidir. Bunda Karagöz perdesinin bir öğrenek yeri olduğu, felsefi ve tasavvufi anlamı, kurucusunun Şeyh Küşteri olduğu belirtilir. Padişaha övgü ve yakarışın yanısıra tasavvuf konularına da değinilir. Bundan sonra Hacivat, uyaklı bir anlatımla konuşur ve bir beyit okur, kendisine kafa dengi bir arkadaş aradığını ve bu arkadaşta aradığı özellikleri ağdalı bir dille belirtir. Kimi kez yeniden bir beyit okuduktan sonra perdeye Karagöz indirilir. İkisi dövüşmeye başlar, Hacivat kaçar, Karagöz yere uzanıp ona veriştirmeye başlar. Ardından bir tekerleme söyler. Bu tekerleme genellikle aynı harfle başlayan çeşitli sözcüklerin belli bir mantık bağı olmadan art arda sıralanması biçimindedir (Esasen ”Kara kaşla kara gözlümdür sebep” şarkısı karalığından neş’et ettiği için kasımın fırtınasına karışan kaz yavruları karmakarışık olup karabiber havanına girdikleri için kaşık altı oldular). Bundan sonra, muhavere bölümüne geçilir.
Muhavere genellikle oyunun iki baş kişisi olan Hacivat’la Karagöz arasında geçer. Bazen muhavereye başka kişilerin de katıldığı olur. Bu bölüm salt söze dayanır olay yoktur. Amacı, Karagöz’le Hacivat’ın kişiliklerini, ses, yaradılış, yetişme biçimi ve diğer özelliklerini vurgulayarak yansıtmak ve kişilikleri arasındaki zıtlığı belirginleştirmektir.
Fasıl bölümü oyunun kendisidir. Burada Hacivat ve Karagöz’ün yanısıra, oyunun öteki kişileri de bir olaylar dizisi içinde yer alır. XVI.yy.’da belirli bir konudan çok hayvanlarla, gemilerle daha çok kopuk sahneler gösterilirken, XVII.yy.’dan başlıyarak fasıl konuları belli bir olaylar dizisine uymaya başlamıştır. Fasıllar çok çeşitlidir. En eski olan ve her Karagöz oynatanın dağarcığında bulunması gerekenlere karı kadim, Meşrutiyet döneminden sonra ortaya çıkanlara nev icat denir.
Bitiş bölümü genellikle çok kısadır. Karagöz oyunun bittiğini belirtir, kusurları için af diler, gelecek oyunu duyurur. Bundan sonra Hacivat’la aralarında kısa bir söyleşme geçer, bu söyleşi oyundan çıkarılacak öğreneği vurgular.
Karagöz figürleri kalın deriden, özellikle deve derisinden yapılır. Bu derinin kullanılabilmesi için birçok işlemden geçmesi gerekir. Renklendirme için eskiden kökboyalar kullanılıyordu, bugün ise bunların yerini çini mürekkebi almıştır. Oynak eklemli olarak yapılan parçalar birbirlerine kiriş, kursak, tel ya da naylon iplik ile bağlanır. Oynatma değneklerinin geçeceği delikler, yuvarlak ikinci bir deri parçası dikilerek derinleştirilir.
DEVAMIN OKU
06:36 |
Posted in
Dİksİyon
Dİksİyon
Güzel ve etkili konuşmada diksiyon (söyleniş-telaffuz-pronounciation) yani seslerin doğru çıkarılması son derece
önemlidir. Fonetik bilgisi seslerin çıkarılışını inceler. Diksiyon ise buna ek olarak daha geniş bir kapsamda, ses
organlarının doğru sesleri çıkarabilecek şekilde eğitilmeleri üzerinde odaklanır. Bu yönüyle diksiyon önemli ölçüde
fonetiğe dayanır. Ancak biz bu bölümde konunun fonetik yönü üzerinde ayrıntılı durmayacağız.
Türkiye’de seslerin çıkarılmasında yörelere göre farklılık vardır. Ancak güzel seslendirmede daha çok İstanbul ağzı
esas alınır. Seslerin gerektiği gibi çıkarılabilmesi için ses aletlerinin- gırtlaktan başlayarak dil, dudaklar, çene ve
buruna kadar tüm ses aletlerinin eğitilmesi gerekir. Bu çerçevede aşağıda çeşitli alıştırmalar yer alacak.
Alıştırmaları yaparken ses çıkışlarını netleştireceğiz. İyi boğumlanma yani heceleri netleştirerek seslendirebilmek
için dudak tembelliğini ortadan kaldırmamız gerekir. Sesleri ses organlarını abartılı kullanarak çıkaralım. Aşağıdaki
doküman dört bölümden oluşmuştur: Birinci bölüm ses organlarının eğitimine ilişkin alıştırmalar; ikinci bölüm, sesli
harflerin çıkarılışı; üçüncü bölüm sessiz harflerin çıkarılışı ve kullanımını anlatmaktadır. Dördüncü bölüm ise sesli ve
sessiz harflerin cümle içinde karışık şekilde kullanımına ilişkin alıştırmalardan oluşmaktadır.
Bu alıştırmalarda verilen örnek cümle veya hecelerin bıkmadan ısrarla tekrar tekrar seslendirilmesi gerekir. Bu
çalışma sürdürüldükçe seslerin ağızdan akarcasına çıkmaya başladığını, başlangıçtaki zorlanma veya tutukluğun
ortadan kalktığını göreceksiniz.
DEVAMINI OKU
Güzel ve etkili konuşmada diksiyon (söyleniş-telaffuz-pronounciation) yani seslerin doğru çıkarılması son derece
önemlidir. Fonetik bilgisi seslerin çıkarılışını inceler. Diksiyon ise buna ek olarak daha geniş bir kapsamda, ses
organlarının doğru sesleri çıkarabilecek şekilde eğitilmeleri üzerinde odaklanır. Bu yönüyle diksiyon önemli ölçüde
fonetiğe dayanır. Ancak biz bu bölümde konunun fonetik yönü üzerinde ayrıntılı durmayacağız.
Türkiye’de seslerin çıkarılmasında yörelere göre farklılık vardır. Ancak güzel seslendirmede daha çok İstanbul ağzı
esas alınır. Seslerin gerektiği gibi çıkarılabilmesi için ses aletlerinin- gırtlaktan başlayarak dil, dudaklar, çene ve
buruna kadar tüm ses aletlerinin eğitilmesi gerekir. Bu çerçevede aşağıda çeşitli alıştırmalar yer alacak.
Alıştırmaları yaparken ses çıkışlarını netleştireceğiz. İyi boğumlanma yani heceleri netleştirerek seslendirebilmek
için dudak tembelliğini ortadan kaldırmamız gerekir. Sesleri ses organlarını abartılı kullanarak çıkaralım. Aşağıdaki
doküman dört bölümden oluşmuştur: Birinci bölüm ses organlarının eğitimine ilişkin alıştırmalar; ikinci bölüm, sesli
harflerin çıkarılışı; üçüncü bölüm sessiz harflerin çıkarılışı ve kullanımını anlatmaktadır. Dördüncü bölüm ise sesli ve
sessiz harflerin cümle içinde karışık şekilde kullanımına ilişkin alıştırmalardan oluşmaktadır.
Bu alıştırmalarda verilen örnek cümle veya hecelerin bıkmadan ısrarla tekrar tekrar seslendirilmesi gerekir. Bu
çalışma sürdürüldükçe seslerin ağızdan akarcasına çıkmaya başladığını, başlangıçtaki zorlanma veya tutukluğun
ortadan kalktığını göreceksiniz.
DEVAMINI OKU
Category:
Dİksİyon
��
06:34 |
Posted in
Temel Ögeler (Özne,
Yüklem)
Temel Ögeler (Özne, Yüklem)
Cümlenin Öğeleri
Cümle : Bir duygu, düşünce veya isteği kısaca bir yargıyı bildiren sözcük dizisine cümle denir.
ü Çalıştım.
ü Ders çalıştım.
ü Sabaha kadar durmadan ders çalıştım.
Uyarı : Cümle yargı bildiren anlatım bütünlüğüdür. Buna göre yargı bildirmeyen biz söz öbeği, cümle değildir. Sözgelimi, Akıllı adam, bir sıfat tamlaması olup, cümle değeri taşımaz. Oysa Adam akıllıydı. Dendiğinde bu bir yargı, bildirir ve cümle adını alır.
Cümlenin Öğeleri :
Temel Öğeler :
Yüklem : Cümlede iş, oluş, hareket, kısaca yargı bildiren sözcük veya söz grubudur. Bu tanıma dayalı olarak yüklemin iki şekilde karşımıza çıkabileceğine dikkat edelim.
Eylem Tabanı + Haber Kipi + Kişi Eki = Yüklem
Eylem Tabanı + Dilek Kipi + Kişi Eki = Yüklem
Ad ve Ad Soylu Sözcük + Ekeylem = Yüklem
Örnek : Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.
Şuraya bir yatak ser, yavaş yavaş
UYARI : Ad ve ad soylu sözcükler ekeylemle çekimlenmeden de yüklem görevinde bulunabilir. Örnek : İçimde tuhaf bir hüzün vardı. (var + idi)
İçimde tuhaf bir hüzün var. (var).
Yüklemin Özellikleri :
ü Yüklem, tek sözcükten oluşabileceği gibi söz öbeklerinden de (Ad ve sıfat tamlamaları, deyimler, ikilemeler, bileşik eylemler) oluşabilir. Örnek :
Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
(Yardımcı eylemle kurulan bileşik eylem, yüklem durumunda)
Bu ev, kırmızı damlı eski bir köy eviydi. (Yüklem, sıfat tamlaması durumunda)
Sizinle konuşan kadın, çocuğun halasıymış.(Ad tamlaması, yüklem durumunda)
O sabah güneş pırıl pırıldı.(İkileme, yüklem durumunda)
Bu kez galiba baltayı taşa vurduk. (Deyim yüklem durumunda.)
ü Yalnızca ad değil, ad soylu tüm sözcükler ek-eylemle çekimlenerek yüklem olur. Örnek :
Yurdumuzu kurtaran, Atatürk’tür (Ad, yüklem durumunda)
Bendim geçen ey sevgili, sandalla denizden. (Zamir yüklem durumunda)
Biz üniversiteye giderken o küçüktü. (Adlaşmış sıfat, yüklem durumunda)
Onun kaliteli malları çoktur. (Zarf, yüklem durumunda)
Ak akçe kara gün içindir. (Edat öbeği yüklem durumunda)
Dilimizde sıkça kullanılan bağlaçlardan biri de “ve” dir. (Bağlaç , yüklem durumunda.)
Ağzından çıkan tek şey amandı. (Ünlem, yüklem durumunda)
ü Eylemsilerden, adeylem ve sıfateylemler, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olur. Örnek :
Bütün dileği insanların birbirini karşılık beklemeden sevmesiydi.(Adeylem, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olmuş.)
Adam, uzaktan bir tanıdıklarıymış. (Sıfat eylem, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olmuş.)
ü Yüklem, pekiştirilmiş sözcüklerden de oluşabilir. Örnek :
Bütün gece konuştu da konuştu.
Bayram sabahı şehrin sokakları bomboştu.
Bütün çocukları çalışkan mı çalışkandı.
ü Sıralı cümlelerde, iki farklı yargı aynı yükleme uyum gösterirse ortak yüklem kullanılabilir. Örnek : Oğlan dayıya, kız halaya çeker. Bu bağımlı sıralı cümleyi yargı yönünden tek tek incelersek.
DEVAMINI OKU
Cümlenin Öğeleri
Cümle : Bir duygu, düşünce veya isteği kısaca bir yargıyı bildiren sözcük dizisine cümle denir.
ü Çalıştım.
ü Ders çalıştım.
ü Sabaha kadar durmadan ders çalıştım.
Uyarı : Cümle yargı bildiren anlatım bütünlüğüdür. Buna göre yargı bildirmeyen biz söz öbeği, cümle değildir. Sözgelimi, Akıllı adam, bir sıfat tamlaması olup, cümle değeri taşımaz. Oysa Adam akıllıydı. Dendiğinde bu bir yargı, bildirir ve cümle adını alır.
Cümlenin Öğeleri :
Temel Öğeler :
Yüklem : Cümlede iş, oluş, hareket, kısaca yargı bildiren sözcük veya söz grubudur. Bu tanıma dayalı olarak yüklemin iki şekilde karşımıza çıkabileceğine dikkat edelim.
Eylem Tabanı + Haber Kipi + Kişi Eki = Yüklem
Eylem Tabanı + Dilek Kipi + Kişi Eki = Yüklem
Ad ve Ad Soylu Sözcük + Ekeylem = Yüklem
Örnek : Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.
Şuraya bir yatak ser, yavaş yavaş
UYARI : Ad ve ad soylu sözcükler ekeylemle çekimlenmeden de yüklem görevinde bulunabilir. Örnek : İçimde tuhaf bir hüzün vardı. (var + idi)
İçimde tuhaf bir hüzün var. (var).
Yüklemin Özellikleri :
ü Yüklem, tek sözcükten oluşabileceği gibi söz öbeklerinden de (Ad ve sıfat tamlamaları, deyimler, ikilemeler, bileşik eylemler) oluşabilir. Örnek :
Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
(Yardımcı eylemle kurulan bileşik eylem, yüklem durumunda)
Bu ev, kırmızı damlı eski bir köy eviydi. (Yüklem, sıfat tamlaması durumunda)
Sizinle konuşan kadın, çocuğun halasıymış.(Ad tamlaması, yüklem durumunda)
O sabah güneş pırıl pırıldı.(İkileme, yüklem durumunda)
Bu kez galiba baltayı taşa vurduk. (Deyim yüklem durumunda.)
ü Yalnızca ad değil, ad soylu tüm sözcükler ek-eylemle çekimlenerek yüklem olur. Örnek :
Yurdumuzu kurtaran, Atatürk’tür (Ad, yüklem durumunda)
Bendim geçen ey sevgili, sandalla denizden. (Zamir yüklem durumunda)
Biz üniversiteye giderken o küçüktü. (Adlaşmış sıfat, yüklem durumunda)
Onun kaliteli malları çoktur. (Zarf, yüklem durumunda)
Ak akçe kara gün içindir. (Edat öbeği yüklem durumunda)
Dilimizde sıkça kullanılan bağlaçlardan biri de “ve” dir. (Bağlaç , yüklem durumunda.)
Ağzından çıkan tek şey amandı. (Ünlem, yüklem durumunda)
ü Eylemsilerden, adeylem ve sıfateylemler, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olur. Örnek :
Bütün dileği insanların birbirini karşılık beklemeden sevmesiydi.(Adeylem, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olmuş.)
Adam, uzaktan bir tanıdıklarıymış. (Sıfat eylem, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olmuş.)
ü Yüklem, pekiştirilmiş sözcüklerden de oluşabilir. Örnek :
Bütün gece konuştu da konuştu.
Bayram sabahı şehrin sokakları bomboştu.
Bütün çocukları çalışkan mı çalışkandı.
ü Sıralı cümlelerde, iki farklı yargı aynı yükleme uyum gösterirse ortak yüklem kullanılabilir. Örnek : Oğlan dayıya, kız halaya çeker. Bu bağımlı sıralı cümleyi yargı yönünden tek tek incelersek.
DEVAMINI OKU
��
06:33 |
Posted in
Dini Tasavvufî Halk Edebiyatı
Tasavvuf, Türklerin İslamiyet'i kabulunden sonra Anadolu'da kendini göstermiştir. Tasavvuf düşünürlerine "mutasavvıf" denir. Mutasavvıflara göre, Allah'a bilmeden O'na ulaşılamaz. Dini tasavvufi halk edebiyatı, Allah aşkı, doğruluk, nefse hakim olma, ahlak, toplum gibi konuları işler.
Manzum Eserler
Şiirsel özelliğe sahip, dini tasavvufi halk edebiyatı ürünleridir.
İlahi
Türk Halk Edebiyatı'nda din ve tasavvuf konularında, ezgiyle söylenen şiir türüdür. İlahinin özel bir biçimi yoktur. Koşma, semai biçimlerde olur. 7-8 heceli olanları genellikle dörtlüklerden, 11 ve daha çok heceli olanları ise beyitlerden oluşur.
DEVAMINI OKU
Tasavvuf, Türklerin İslamiyet'i kabulunden sonra Anadolu'da kendini göstermiştir. Tasavvuf düşünürlerine "mutasavvıf" denir. Mutasavvıflara göre, Allah'a bilmeden O'na ulaşılamaz. Dini tasavvufi halk edebiyatı, Allah aşkı, doğruluk, nefse hakim olma, ahlak, toplum gibi konuları işler.
Manzum Eserler
Şiirsel özelliğe sahip, dini tasavvufi halk edebiyatı ürünleridir.
İlahi
Türk Halk Edebiyatı'nda din ve tasavvuf konularında, ezgiyle söylenen şiir türüdür. İlahinin özel bir biçimi yoktur. Koşma, semai biçimlerde olur. 7-8 heceli olanları genellikle dörtlüklerden, 11 ve daha çok heceli olanları ise beyitlerden oluşur.
DEVAMINI OKU
06:30 |
Posted in
TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ
TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ
Cumhuriyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki bölüm halinde ele alacağımız bu konuda, yeni bir araştırmaya girmeyerek, bilinen ve güvenilir kaynaklardan hareketle meseleyi toparladık. Divan edebiyatında hikayeye tekabül eden "Mesnevi ile geleneğimizde yaşayan ve uzun bir geçmişe sahip olan "halk hikayeleri"ni dışarıda tuttuğumuz zaman, bugünkü manasıyla hikaye, Tanzimat'tan sonra görülmektedir.Başlangıçta, anlatımı esas alan nevilere top yekun hikaye denilmiş. Hatta, batıdan yapılan ilk tercüme romanlara da bu ad verilmiştir. "Hikaye-i Mağdurîn", "Hikaye-i Robenson" gibi. Zamanla metnin hacmine bağlı olarak "uzun hikaye" ve "kısa hikaye" denilerek tahkiye esasına dayalı edebî eserler bir ayrıma tabi tutulmuştur. Günümüze doğru gelindiğinde "hikaye" türün genel adı olmuş, romandan ayrı olarak ele alınmıştır. 1960'lı yıllardan itibaren "hikayece karşılık olarak "öykü" teklif edilmiş, hikayeyle birlikte bu da kullanılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet öncesi hikayemizde ilk akla gelen isimler Emin Nihat Bey ve Ahmet Mithat Efendidir. Emin Nihat Bey'in "Müsameretname" adlı eseri yedi hikayeden ibarettir. Bu hikayeler yapı itibariyle, Boccacio'nun "Decameron"u ile doğuya ait "Bin Bir Gece" hikayelerim hatırlatmaktadır. Üslup bakımından ise, "Divan edebiyatı hikayeleri ile halk hikayelerinin de tesiri"1 söz konusudur. Ahmet Mithat Efendinin "Letaif-i Rivayet" serişi de, değişik metinlerden meydana gelmiştir. Metinler arasında gerek "dil, konu, üslup birliği" ve gerekse yapı bakımından bütünlük bulunmamaktadır. "Aralarında otuz-kırk sayfalık hikayelerden iki yüz küsur sayfa tutan kısa romanlar"2 vardır.Ancak, eserleriyle Ahmet Mithat Efendinin hikayeciliğimizde, batıyı tanıma ve tanıtma gayretlerinin önemi büyüktür. O, batıyla temaşa geçmemizde öncü simalar arasında yer alır.
Hikayeyi romandan ve anlatıma dayalı diğer türlerden müstakil olarak ele alan Sami Paşazade Sezai'dir.Sanatkar "Küçük Şeyler" (1892’de, ilk güzel küçük hikaye örneklerini vermiş, metnin dar çerçevesine fert hayatının önemli yanlarını yerleştirmiştir. "Küçük Hikayeler "konusuna kronolojik açıdan baktığımızda, Halid Ziya Uşaklıgil, Sami Paşazade Sezai’den dört yıl önce yayınlamıştır. "Batılı anlamıyla 'Küçük Hikaye' bu dönemde, Halid Ziya Uşaklıgil ile girer." diyen İsmail Parlatır, Halit Ziyanın "Bir izdivacın Tarih-i Muaşakası 1888", "Bir Muhtıranın Son Yaprakları 1888" adı kitaplarının daha önce olduklarım belirtmektedir.3 Yine aynı dönemde, Nabizade Nazım’ın "Karabibik"! ise, "Küçük Hikaye"de olmazsa da,
Anadolu nün ve köy hayatinin realist bir tarzda ele alındığı ilk eserdir.Serveti Fünun dönemine gelindiğinde, hikaye türünü en iyi örnekleriyle zenginleştiren Halit Ziya Uşaklıgil’dir. Hikayelerim, romanlarının aksine, daha sade bir dille yazan Halit Ziya, romanlarındaki aydın tabakaya mukabil, hikayeleriyle daha geniş bir tesir alanına sahip olduğunun farkındadır. Suat Kemal Yetkince yazdığı bir mektupta bunu şu şekilde belirtir: "Küçük Hikayeler 'Mai ve Siyahtan daha tesir yaptı. Bunların tertibi, inşası, hele lisanı edebiyat aleminde bir yenilik, bir gelişirlik kabilinden sayıldı."4
Kahramanlarım "acınmaya layık, zavallı insanlar "arasından seçen Halit Ziya özellikle, "şehir hayatinin mahalle içlerine ve fakir semtlerine yönelmiş, bu çevrelerin herhangi bir bakımdan dikkati çekip tanınmış tipleri üzerinde durmuştur."5 Seçtiği konuları tasvir ve tahlil gücüyle veren yazar, tahlil ve teknikteki başarısıyla hikaye türünün gelişmesinde de etkileri görülen bir sanatkardır.Halit Ziya’dan başka, Servet-i Fününcular arasında dikkati çeken diğer bir isim Mehmet Rauf’tur. Romanlarında, vakıayı ferdin iç hayatı üzerinde yoğunlaştıran sanatkar, hikayelerinde de "şahsî duygulanışlar, aşklar, istekler, ıstıraplar, hayal kırıklıkları ve ümitsizlikler..."6 işlediği temalar olmuştur. O, Servet-i Fünun döneminde romanlarıyla tanınmıştır, ikinci Meşrutiyetten sonra hikayeye önem verdiğim görüyoruz. "Sadece eserleri ile hayatım idame yolunu seçtiği için, çok ve edebî değeri olmayan aşk hikayeleri"7 yazması onun hikayede başarılı olmasına imkan vermemiştir. Romanlarındaki anlatım tekniğim hikayelerinde de devam ettirmiş, dil ve üslup bakımından farklı bir ifade getirmemiştir.Bu dönemde, yazdığı hikayeleriyle dikkati çeken Hüseyin Cahit Yalçın, hikayeciliği bir meslek olarak devam ettirmekle beraber, bu türde eserler vermiştir. Yazar, devrin diğer sanatkarlarından farklı bir şekilde, hikayelerinin şahıs kadrosunu aydın kesim ve İstanbul'da yaşayan azınlıklar arasından seçmiştir. O, bu özelliğiyle, "hikaye ve roman kişilerim Türk olmayan çevrelerden seçmekte"8 aşırıya gitmiştir. Dil ve üslup itibarıyla açık ve sade bir anlatıma sahip, "anlaşılır ve tabii olmak bakımından (...) Mehmet Rauf’un dil ve üslübundan üstün" olduğuna işaret eden Kenan Akyüz, Hüseyin Cahit'in hikayelerinde, "pek sağlam sayılmayacak bir tekniğe karşılık, kuvvetli bir tahkiye (...) ve ölçülü bir realizm"9 olduğunu belirtmektedir. Servet-i Fünun topluluğu içerisinde yer alan Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya'yı da burada zikretmek gerekir. Bu dergide yayınladığı hikayelerinden bir kısmını "Haristan ve Gülistan" adlı kitabında toplayan Ahmet Hikmet, süre has bir anlatımla, aşk teması etrafında hikayeler yazmıştır, îkinci Meşrutiyetten sonra, düşünce ve sanat anlayışında belli bir değişme görülen yazar bu dönemde, "özellikle millî mesajları ihtiva eden hikayeler kaleme"10 alır. Saffeti Ziya ise, yazdığı hikayelerde "İstanbul'un kozmopolit çevrelerindeki hayatı"11 anlatmış, belli bir çevrenin dışına çıkamamıştır. "Millî Edebiyat" dönemine gelinceye kadar, edebiyatımızda "Küçük Hikaye" türünde önemli bir mesafe alınmış,Sami Paşazade Sezai "Küçük Şeyler"!, Halid Ziya Uşaklıgil iki yüz civarındaki hikayeleri ile türün gelişmesine hizmet etmişlerdir. Servet-i Fünun döneminde eser verip, fakat bu mektebin dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar,Ahmet Rasim, Mehmet Celal, Mehmet Vecihî vs. yazarların da hikaye türünde eserler verdiklerim belirtelim."Millî Edebiyat" dönemi Türk hikayeciliği için önemli gelişmelerin olduğu bir zaman dilimidir. Devrin en güçlü sanatkarı Ömer Seyfeddin'dir. Kenan Akyüz'ün belirttiği gibi, "Ömer Seyfeddin'e kadar bir yazarın kendisine tek basma bağlandığı bir edebî nevi durumuna"12 gelmeyen hikaye, onunla edebiyatımızda bir meslek olarak ele alınmıştır. Ondan önceki sanatkarlar, hikayeye uygun malzemeleri değerlendirmişlerdir. Hikayeciliği meslek haline getirmekle Ömer Seyfeddin, hem türün değerim artırmış,hem de romanla yarışacak bir seviyeye ulaşmasına öncülük etmiştir.
Ömer Seyfeddin, yazdığı hikayelerinde cemiyet meselelerim işlemiştir. Bir kısmında ise kahramanlık ve hamasî duygulara göre metinler kurulmuştur. Yazar, hikayelerinde şahsî yaklaşımım ortaya koymuştur. Onun hikayeler yazdığı dönemde memleket, sosyal ve siyasî bunalımlara sahne oluyor, her gün yeni yeni olaylar yaşanıyor, topraklarımızdan yeni kopmalar meydana geliyordu.
Sanatkar ise, bütün bu olayların karşısında eseriyle "millî şuuru kuvvetlendirmek ve -aksak yönleri mizahî yollu tenkit ederek-"13 uyanışa hizmet ediyordu. Toplumun değişik kesimlerinden seçtiği kahramanları vasıtasıyla millet hayatinin çeşitli yönlerine eğilen Ömer Seyfeddin'in dinî, tarihî, siyasî, millî konularda olduğu kadar; cehalet,bozulma, haksızlık ve sahtekarlık konularına da yer verdiğim görüyoruz. Cemiyetteki marazî tarafları, genellikle ironique bir anlatımla ortaya koymak suretiyle, bozulmanın sebeplerine dikkati çekmiştir. Dilinin, devrine göre sade oluşu, üslübundaki akıcılık onu, sağlığından itibaren okunan ve beğenilen bir yazar haline getirmiştir.'Bu bakımdan onun eserleri, hikayeciliğimiz için bir dönüm noktası olmuştur. Yazarı, "bir uyanış edebiyatının öncüsü" olarak vasıflandıran Sadık K. Tural, onun sanatım şu şekilde değerlendirmektedir:" "Maupassant tarzı' olarak bilinen vurucu sonlu klasik vaka hikayelerinin bizdeki en büyük isimlerinden biri olarak Ömer Seyfeddin, ele aldığı konuların çeşitliliği (...), fîgürlerinin hayatiyeti ve dilinin tabii akıcılığıyla kendisinden sonra gelen hikayecileri etkilemiştir.
DEVAMINI OKU
Cumhuriyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki bölüm halinde ele alacağımız bu konuda, yeni bir araştırmaya girmeyerek, bilinen ve güvenilir kaynaklardan hareketle meseleyi toparladık. Divan edebiyatında hikayeye tekabül eden "Mesnevi ile geleneğimizde yaşayan ve uzun bir geçmişe sahip olan "halk hikayeleri"ni dışarıda tuttuğumuz zaman, bugünkü manasıyla hikaye, Tanzimat'tan sonra görülmektedir.Başlangıçta, anlatımı esas alan nevilere top yekun hikaye denilmiş. Hatta, batıdan yapılan ilk tercüme romanlara da bu ad verilmiştir. "Hikaye-i Mağdurîn", "Hikaye-i Robenson" gibi. Zamanla metnin hacmine bağlı olarak "uzun hikaye" ve "kısa hikaye" denilerek tahkiye esasına dayalı edebî eserler bir ayrıma tabi tutulmuştur. Günümüze doğru gelindiğinde "hikaye" türün genel adı olmuş, romandan ayrı olarak ele alınmıştır. 1960'lı yıllardan itibaren "hikayece karşılık olarak "öykü" teklif edilmiş, hikayeyle birlikte bu da kullanılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet öncesi hikayemizde ilk akla gelen isimler Emin Nihat Bey ve Ahmet Mithat Efendidir. Emin Nihat Bey'in "Müsameretname" adlı eseri yedi hikayeden ibarettir. Bu hikayeler yapı itibariyle, Boccacio'nun "Decameron"u ile doğuya ait "Bin Bir Gece" hikayelerim hatırlatmaktadır. Üslup bakımından ise, "Divan edebiyatı hikayeleri ile halk hikayelerinin de tesiri"1 söz konusudur. Ahmet Mithat Efendinin "Letaif-i Rivayet" serişi de, değişik metinlerden meydana gelmiştir. Metinler arasında gerek "dil, konu, üslup birliği" ve gerekse yapı bakımından bütünlük bulunmamaktadır. "Aralarında otuz-kırk sayfalık hikayelerden iki yüz küsur sayfa tutan kısa romanlar"2 vardır.Ancak, eserleriyle Ahmet Mithat Efendinin hikayeciliğimizde, batıyı tanıma ve tanıtma gayretlerinin önemi büyüktür. O, batıyla temaşa geçmemizde öncü simalar arasında yer alır.
Hikayeyi romandan ve anlatıma dayalı diğer türlerden müstakil olarak ele alan Sami Paşazade Sezai'dir.Sanatkar "Küçük Şeyler" (1892’de, ilk güzel küçük hikaye örneklerini vermiş, metnin dar çerçevesine fert hayatının önemli yanlarını yerleştirmiştir. "Küçük Hikayeler "konusuna kronolojik açıdan baktığımızda, Halid Ziya Uşaklıgil, Sami Paşazade Sezai’den dört yıl önce yayınlamıştır. "Batılı anlamıyla 'Küçük Hikaye' bu dönemde, Halid Ziya Uşaklıgil ile girer." diyen İsmail Parlatır, Halit Ziyanın "Bir izdivacın Tarih-i Muaşakası 1888", "Bir Muhtıranın Son Yaprakları 1888" adı kitaplarının daha önce olduklarım belirtmektedir.3 Yine aynı dönemde, Nabizade Nazım’ın "Karabibik"! ise, "Küçük Hikaye"de olmazsa da,
Anadolu nün ve köy hayatinin realist bir tarzda ele alındığı ilk eserdir.Serveti Fünun dönemine gelindiğinde, hikaye türünü en iyi örnekleriyle zenginleştiren Halit Ziya Uşaklıgil’dir. Hikayelerim, romanlarının aksine, daha sade bir dille yazan Halit Ziya, romanlarındaki aydın tabakaya mukabil, hikayeleriyle daha geniş bir tesir alanına sahip olduğunun farkındadır. Suat Kemal Yetkince yazdığı bir mektupta bunu şu şekilde belirtir: "Küçük Hikayeler 'Mai ve Siyahtan daha tesir yaptı. Bunların tertibi, inşası, hele lisanı edebiyat aleminde bir yenilik, bir gelişirlik kabilinden sayıldı."4
Kahramanlarım "acınmaya layık, zavallı insanlar "arasından seçen Halit Ziya özellikle, "şehir hayatinin mahalle içlerine ve fakir semtlerine yönelmiş, bu çevrelerin herhangi bir bakımdan dikkati çekip tanınmış tipleri üzerinde durmuştur."5 Seçtiği konuları tasvir ve tahlil gücüyle veren yazar, tahlil ve teknikteki başarısıyla hikaye türünün gelişmesinde de etkileri görülen bir sanatkardır.Halit Ziya’dan başka, Servet-i Fününcular arasında dikkati çeken diğer bir isim Mehmet Rauf’tur. Romanlarında, vakıayı ferdin iç hayatı üzerinde yoğunlaştıran sanatkar, hikayelerinde de "şahsî duygulanışlar, aşklar, istekler, ıstıraplar, hayal kırıklıkları ve ümitsizlikler..."6 işlediği temalar olmuştur. O, Servet-i Fünun döneminde romanlarıyla tanınmıştır, ikinci Meşrutiyetten sonra hikayeye önem verdiğim görüyoruz. "Sadece eserleri ile hayatım idame yolunu seçtiği için, çok ve edebî değeri olmayan aşk hikayeleri"7 yazması onun hikayede başarılı olmasına imkan vermemiştir. Romanlarındaki anlatım tekniğim hikayelerinde de devam ettirmiş, dil ve üslup bakımından farklı bir ifade getirmemiştir.Bu dönemde, yazdığı hikayeleriyle dikkati çeken Hüseyin Cahit Yalçın, hikayeciliği bir meslek olarak devam ettirmekle beraber, bu türde eserler vermiştir. Yazar, devrin diğer sanatkarlarından farklı bir şekilde, hikayelerinin şahıs kadrosunu aydın kesim ve İstanbul'da yaşayan azınlıklar arasından seçmiştir. O, bu özelliğiyle, "hikaye ve roman kişilerim Türk olmayan çevrelerden seçmekte"8 aşırıya gitmiştir. Dil ve üslup itibarıyla açık ve sade bir anlatıma sahip, "anlaşılır ve tabii olmak bakımından (...) Mehmet Rauf’un dil ve üslübundan üstün" olduğuna işaret eden Kenan Akyüz, Hüseyin Cahit'in hikayelerinde, "pek sağlam sayılmayacak bir tekniğe karşılık, kuvvetli bir tahkiye (...) ve ölçülü bir realizm"9 olduğunu belirtmektedir. Servet-i Fünun topluluğu içerisinde yer alan Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya'yı da burada zikretmek gerekir. Bu dergide yayınladığı hikayelerinden bir kısmını "Haristan ve Gülistan" adlı kitabında toplayan Ahmet Hikmet, süre has bir anlatımla, aşk teması etrafında hikayeler yazmıştır, îkinci Meşrutiyetten sonra, düşünce ve sanat anlayışında belli bir değişme görülen yazar bu dönemde, "özellikle millî mesajları ihtiva eden hikayeler kaleme"10 alır. Saffeti Ziya ise, yazdığı hikayelerde "İstanbul'un kozmopolit çevrelerindeki hayatı"11 anlatmış, belli bir çevrenin dışına çıkamamıştır. "Millî Edebiyat" dönemine gelinceye kadar, edebiyatımızda "Küçük Hikaye" türünde önemli bir mesafe alınmış,Sami Paşazade Sezai "Küçük Şeyler"!, Halid Ziya Uşaklıgil iki yüz civarındaki hikayeleri ile türün gelişmesine hizmet etmişlerdir. Servet-i Fünun döneminde eser verip, fakat bu mektebin dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar,Ahmet Rasim, Mehmet Celal, Mehmet Vecihî vs. yazarların da hikaye türünde eserler verdiklerim belirtelim."Millî Edebiyat" dönemi Türk hikayeciliği için önemli gelişmelerin olduğu bir zaman dilimidir. Devrin en güçlü sanatkarı Ömer Seyfeddin'dir. Kenan Akyüz'ün belirttiği gibi, "Ömer Seyfeddin'e kadar bir yazarın kendisine tek basma bağlandığı bir edebî nevi durumuna"12 gelmeyen hikaye, onunla edebiyatımızda bir meslek olarak ele alınmıştır. Ondan önceki sanatkarlar, hikayeye uygun malzemeleri değerlendirmişlerdir. Hikayeciliği meslek haline getirmekle Ömer Seyfeddin, hem türün değerim artırmış,hem de romanla yarışacak bir seviyeye ulaşmasına öncülük etmiştir.
Ömer Seyfeddin, yazdığı hikayelerinde cemiyet meselelerim işlemiştir. Bir kısmında ise kahramanlık ve hamasî duygulara göre metinler kurulmuştur. Yazar, hikayelerinde şahsî yaklaşımım ortaya koymuştur. Onun hikayeler yazdığı dönemde memleket, sosyal ve siyasî bunalımlara sahne oluyor, her gün yeni yeni olaylar yaşanıyor, topraklarımızdan yeni kopmalar meydana geliyordu.
Sanatkar ise, bütün bu olayların karşısında eseriyle "millî şuuru kuvvetlendirmek ve -aksak yönleri mizahî yollu tenkit ederek-"13 uyanışa hizmet ediyordu. Toplumun değişik kesimlerinden seçtiği kahramanları vasıtasıyla millet hayatinin çeşitli yönlerine eğilen Ömer Seyfeddin'in dinî, tarihî, siyasî, millî konularda olduğu kadar; cehalet,bozulma, haksızlık ve sahtekarlık konularına da yer verdiğim görüyoruz. Cemiyetteki marazî tarafları, genellikle ironique bir anlatımla ortaya koymak suretiyle, bozulmanın sebeplerine dikkati çekmiştir. Dilinin, devrine göre sade oluşu, üslübundaki akıcılık onu, sağlığından itibaren okunan ve beğenilen bir yazar haline getirmiştir.'Bu bakımdan onun eserleri, hikayeciliğimiz için bir dönüm noktası olmuştur. Yazarı, "bir uyanış edebiyatının öncüsü" olarak vasıflandıran Sadık K. Tural, onun sanatım şu şekilde değerlendirmektedir:" "Maupassant tarzı' olarak bilinen vurucu sonlu klasik vaka hikayelerinin bizdeki en büyük isimlerinden biri olarak Ömer Seyfeddin, ele aldığı konuların çeşitliliği (...), fîgürlerinin hayatiyeti ve dilinin tabii akıcılığıyla kendisinden sonra gelen hikayecileri etkilemiştir.
DEVAMINI OKU
��
07:31 |
Posted in
AHMED DAVUDOĞLU;
Category:
AHMED DAVUDOĞLU;
��
07:18 |
Posted in
ADRİYA DENİZİ;
Category:
ADRİYA DENİZİ;
��
07:17 |
Posted in
ADAPTASYON;
Category:
ADAPTASYON;
��
07:16 |
Posted in
ADEN KÖRFEZİ;
Category:
ADEN KÖRFEZİ;
��
07:14 |
Posted in
AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
Alm. Offenmarkt. operationen (f), Fr. Opérations de marché ouvert, İng. Open market operations.
Ekonomik alanda, devletin enflasyonu önlemek veya para ve kredi hacmini daraltmak için aldığı
tedbirler. Açık piyasa işlemleri ilk olarak on dokuzuncu asırda İngiltere ve Amerika’da tatbik edilmiştir.
Daha sonra diğer memleketlerde de uygulanmıştır. Bugün dünya devletlerinde geniş ölçüde
uygulanmaktadır. Açık piyasa işlemleri uygulandığında Merkez bankası, portföyündeki kıymetli evrakı
satışa çıkarır. Bunları satın alan bankalardaki para, Merkez bankasına girer. Bankaların nakit hacmi ve
kredi imkanları daralmış olur. Bunun önemli bir sonucu olarak talep azalır, dolayısıyla fiat artışları ve
enflasyon yavaşlatılmış olur.
wwww.darsane.com
Alm. Offenmarkt. operationen (f), Fr. Opérations de marché ouvert, İng. Open market operations.
Ekonomik alanda, devletin enflasyonu önlemek veya para ve kredi hacmini daraltmak için aldığı
tedbirler. Açık piyasa işlemleri ilk olarak on dokuzuncu asırda İngiltere ve Amerika’da tatbik edilmiştir.
Daha sonra diğer memleketlerde de uygulanmıştır. Bugün dünya devletlerinde geniş ölçüde
uygulanmaktadır. Açık piyasa işlemleri uygulandığında Merkez bankası, portföyündeki kıymetli evrakı
satışa çıkarır. Bunları satın alan bankalardaki para, Merkez bankasına girer. Bankaların nakit hacmi ve
kredi imkanları daralmış olur. Bunun önemli bir sonucu olarak talep azalır, dolayısıyla fiat artışları ve
enflasyon yavaşlatılmış olur.
wwww.darsane.com
Category:
AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
��
07:13 |
Posted in
ABANT GÖLÜ;
ABANT GÖLÜ;
Türkiye’nin kuzeybatı kesiminde, Bolu ilinin güney batısında etrafı çamlık tepelerle çevrili, tabii
manzarası çok güzel bir göl. Batı Karadeniz sıradağlarına dahil, Bolu, Düzce ve Mudurnu arasında
uzanan Abant Dağlarının kuzey batısında olup, Bolu’nun 34 km güney batısında yer alır. Yüzölçümü
1.28 kilometrekaredir. Denizden yüksekliği 1298 metredir. Abant Deresi vadisinde heyelan sonucu
meydana gelmiş set (tabii baraj) gölüdür. Suyunun bir kısmı Abant Deresi ile Bolu Çayına dökülür.
Suyu tatlı ve durudur. Gölün suyu o derece berraktır ki, 20-25 m derinlikteki taşlar görülür. Etraftaki
çamları ve yeşilliği bir ayna gibi aksettirir.
Gölün etrafı çam, kayın, gürgen ve köknar ağaçları ile süslüdür. Kuzeybatı bölümünde geniş bir alanı
kaplayan yarı bataklık, hızla genişleyerek zamanla gölün daralmasına sebep olmuştur.
Kıyı boyunca 7600 m uzunluğunda bir gezinti yolu vardır. Gölde sandal, kayık ve motorla gezilir.
Şiddetli kışlarda göl buz tutar. Etrafını çevreleyen dağlar kış sporlarına elverişli olmasına rağmen, bu
yönde fazla bir faaliyet yoktur. Etrafında turistik oteller, dinlenme evleri ve halka açık piknik yerleri
vardır.
Göl, İstanbul-Ankara yoluna 25 kilometreyi bulan asfalt bir yolla bağlıdır. Bu yolun her iki tarafı çam
ormanıdır. Yayla havası, çam kokusu fevkalade manzarası ile görülmeye değer bir yerdir.
wwww.darsane.com
Türkiye’nin kuzeybatı kesiminde, Bolu ilinin güney batısında etrafı çamlık tepelerle çevrili, tabii
manzarası çok güzel bir göl. Batı Karadeniz sıradağlarına dahil, Bolu, Düzce ve Mudurnu arasında
uzanan Abant Dağlarının kuzey batısında olup, Bolu’nun 34 km güney batısında yer alır. Yüzölçümü
1.28 kilometrekaredir. Denizden yüksekliği 1298 metredir. Abant Deresi vadisinde heyelan sonucu
meydana gelmiş set (tabii baraj) gölüdür. Suyunun bir kısmı Abant Deresi ile Bolu Çayına dökülür.
Suyu tatlı ve durudur. Gölün suyu o derece berraktır ki, 20-25 m derinlikteki taşlar görülür. Etraftaki
çamları ve yeşilliği bir ayna gibi aksettirir.
Gölün etrafı çam, kayın, gürgen ve köknar ağaçları ile süslüdür. Kuzeybatı bölümünde geniş bir alanı
kaplayan yarı bataklık, hızla genişleyerek zamanla gölün daralmasına sebep olmuştur.
Kıyı boyunca 7600 m uzunluğunda bir gezinti yolu vardır. Gölde sandal, kayık ve motorla gezilir.
Şiddetli kışlarda göl buz tutar. Etrafını çevreleyen dağlar kış sporlarına elverişli olmasına rağmen, bu
yönde fazla bir faaliyet yoktur. Etrafında turistik oteller, dinlenme evleri ve halka açık piknik yerleri
vardır.
Göl, İstanbul-Ankara yoluna 25 kilometreyi bulan asfalt bir yolla bağlıdır. Bu yolun her iki tarafı çam
ormanıdır. Yayla havası, çam kokusu fevkalade manzarası ile görülmeye değer bir yerdir.
wwww.darsane.com
Category:
ABANT GÖLÜ;
��
07:12 |
Posted in
ABANOZ (Diospyros ebenum);
ABANOZ (Diospyros ebenum);
Alm. Ebenholz (n), Fr. Ebenier (m), İng. Ebony. Familyası: Abanozgiller (Ebenaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler: Tabii yayılışı yoktur.
Tropik ve subtropik bölgelerin odunlu bitkileri. Çok ağır, siyah renkte bir odunu vardır. Vatanı Japonya,
Malezya, Asya, Amerika ve Afrika olup, çeşidi çoktur.
Kullanıldığı yerler: Eskiden, gömme süs işlerinde, fırçacılıkta, piyano tuşları ve bıçak sapları
yapılmasında, ince marangoz sanatlarında kullanılırdı. Çekmeceler, yazı takımları yapımında
kullanılırken on altıncı yüzyılda yaygın olarak kaplama işlerinde faydalanılmaya başlandı. İnce
tabakalar haline getirilebildiğinden bilhassa Fransa’da yaygın ince marangozluğun en önemli
malzemesi oldu. Zamanla abanozun kullanılması ve buna dayanan ince sanat unutuldu.
www.darsane.com
Alm. Ebenholz (n), Fr. Ebenier (m), İng. Ebony. Familyası: Abanozgiller (Ebenaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler: Tabii yayılışı yoktur.
Tropik ve subtropik bölgelerin odunlu bitkileri. Çok ağır, siyah renkte bir odunu vardır. Vatanı Japonya,
Malezya, Asya, Amerika ve Afrika olup, çeşidi çoktur.
Kullanıldığı yerler: Eskiden, gömme süs işlerinde, fırçacılıkta, piyano tuşları ve bıçak sapları
yapılmasında, ince marangoz sanatlarında kullanılırdı. Çekmeceler, yazı takımları yapımında
kullanılırken on altıncı yüzyılda yaygın olarak kaplama işlerinde faydalanılmaya başlandı. İnce
tabakalar haline getirilebildiğinden bilhassa Fransa’da yaygın ince marangozluğun en önemli
malzemesi oldu. Zamanla abanozun kullanılması ve buna dayanan ince sanat unutuldu.
www.darsane.com
Category:
ABANOZ (Diospyros ebenum);
��
04:38 |
Posted in
Ağrısız doğum
Ağrısız doğum Doğum ağrılı bir olaydır, ama sancılarında bir amacı olduğunu unutmayın. Her kasılma sizi bebeğinizin doğumuna biraz daha yakınlaştırır. Ağrı giderme yöntemlerini kullanmak konusunda ne kadar kararlı olursanız olun olaya geniş bir açıdan bakmanızda fayda vardır. Bu yöntemlerin gerekliliği yaşayacağınız doğurma sürecine ve sizin ağrıya dayanma gücünüze bağlıdır. Eğer katlanabileceğinizden fazla acı ile karşı karşıyaysanız ağrı giderme yöntemlerine başvurulmasını istemekten çekinmeyin.
Epidural Anestezi
Epidural anestezi vücudun alt bölümlerine giden sinirleri geçici bir süre uyuşturur. Özellikle doğumdaki sırt ve bel ağrılarının giderilmesinde faydalıdır. Her hastanede uygulanan bir yöntem değildir. Epidural blok şiddetli doğum ağrılarının giderilmesinin yanı sıra hem normal yolla hemde sezaryen doğumlar için giderek daha popüler hale gelmektedir. Bunun temel nedeni daha güvenli ve kolay uygulanabilir olmasıdır. Epiduralin zamanlaması etkisi doğumun ikinci evresinde geçecek şekilde yapılmalıdır, yoksa bebeğin doğumu gecikebilir. Epidurali uygulamak yaklaşık 20 dakika alır. Dizlerinizi karnınıza çekerek yan yatmanız istenir. Anestezik madde ince bir tüp ile belinize enjekte edilir. Bu tüp yerinde bırakılarak gerektiğinde ağrı kesicinin yeniden verilmesi sağlanır. İlacın etkisi yaklaşık 2 saat sürer. Epidural uygulandığında sürekli kontrol altında kalacaksınız ve belinizdeki kateter varlığından dolayı hareketleriniz kısıtlanacaktır.Epidural gereği gibi etki gösterirse doğumda hiç ağrı duyulmaz. Bazı hamilelerde bayılma hissi ve baş dönmesi yapabilir. Ayrıca bebeğin kalp atışlarını etkiliye bileceğinden bebek kalp atışları sürekli monitörden izlenir.
Pudental Anestezi
Bu yöntem ikinci aşamadaki ağrıları gidermek için kullanılır ve genellikle normal yolla doğumda tercih edilir. Perine ve vajina çevresindeki bölgeye sokulan bir iğne yoluyla uygulanır, o bölgedeki ağrıları azaltır ancak rahimdeki ağrılara pek etki etmez. En çok forseps kullanıldığında yararlıdır ve etkisi epizotomi yapılana dek sürebilir.
Devamını Oku
Epidural Anestezi
Epidural anestezi vücudun alt bölümlerine giden sinirleri geçici bir süre uyuşturur. Özellikle doğumdaki sırt ve bel ağrılarının giderilmesinde faydalıdır. Her hastanede uygulanan bir yöntem değildir. Epidural blok şiddetli doğum ağrılarının giderilmesinin yanı sıra hem normal yolla hemde sezaryen doğumlar için giderek daha popüler hale gelmektedir. Bunun temel nedeni daha güvenli ve kolay uygulanabilir olmasıdır. Epiduralin zamanlaması etkisi doğumun ikinci evresinde geçecek şekilde yapılmalıdır, yoksa bebeğin doğumu gecikebilir. Epidurali uygulamak yaklaşık 20 dakika alır. Dizlerinizi karnınıza çekerek yan yatmanız istenir. Anestezik madde ince bir tüp ile belinize enjekte edilir. Bu tüp yerinde bırakılarak gerektiğinde ağrı kesicinin yeniden verilmesi sağlanır. İlacın etkisi yaklaşık 2 saat sürer. Epidural uygulandığında sürekli kontrol altında kalacaksınız ve belinizdeki kateter varlığından dolayı hareketleriniz kısıtlanacaktır.Epidural gereği gibi etki gösterirse doğumda hiç ağrı duyulmaz. Bazı hamilelerde bayılma hissi ve baş dönmesi yapabilir. Ayrıca bebeğin kalp atışlarını etkiliye bileceğinden bebek kalp atışları sürekli monitörden izlenir.
Pudental Anestezi
Bu yöntem ikinci aşamadaki ağrıları gidermek için kullanılır ve genellikle normal yolla doğumda tercih edilir. Perine ve vajina çevresindeki bölgeye sokulan bir iğne yoluyla uygulanır, o bölgedeki ağrıları azaltır ancak rahimdeki ağrılara pek etki etmez. En çok forseps kullanıldığında yararlıdır ve etkisi epizotomi yapılana dek sürebilir.
Devamını Oku
Category:
Ağrısız doğum
��
04:37 |
Posted in
Boş gebelik su gebeliği
Boş gebelik su gebeliği Halk arasında su gebeliği olarak da adlandırılan bu durumda gebelik kesesini oluşturan zar ve plasenta oluşurken bu yapıların içinde bir bebek bulunmaz.
Tanısı ultrasonda embryo ve kalp atımları görülmesi gereken haftalarda kesenin boş olarak izlenmesi ile konur. Erken gebelikte konulan bir tanı olduğu için bazı özel durumlara dikkat etmek gerekir. Özellikle adet kanamaları düzensiz olan kişilerde yumurtlama beklenen tarihten daha sonra gerçekleşmiş olabileceğinden bu durum özellikle dikkate alınmalıdır.
Boş gebelik ile çok erken dönemdeki normal bir gebeliği ayırdetmenin en önemli yolu kese içinde yolk kesesi adı verilen yapının izlenmesidir. Yolk kesesi varlığı gebeliğin boş gebelik olmadığının en önemli belirtisidir. Öte yandan kesenin ultrasondaki görüntüsü de bu iki durumun ayrımında yol gösterici olabilir. Teorik olarak son adet tarihinden yaklaşık 5 hafta geçen durumlarda transvajinal ultrasonografi ile fetus görülebilmelidir. Bunun gerçekleşmediği durumlarda ise boş gebelik tanısı koymak için aceleci davranmak çok yanlış bir yaklaşım olacaktır. Bu gibi bir durum varlığında en azından bir hafta beklenerek durumun gidişatı hakkında yeterli bilgi edinilmelidir.
Erken gebelik kayıpları, yani düşüklerin neredeyse yarısından fazlasının sebebi boş gebeliklerdir.
Blighted ovumda annede yumurtlama olur. Bu yumurta babadan gelen sperm ile birleşir ve döllenir. Döllenen yumurta tüplerdeki yolculuğunu tamamlar ve rahim duvarına tutunur.Gelişen hücreler gebelik kesesini oluşturmaya başlarlar. Buraya kadar herşey normal gebelikle aynıdır. Normal olmayan ise bu kesenin içinde embryo olmamasıdır.
Devamını Oku
Tanısı ultrasonda embryo ve kalp atımları görülmesi gereken haftalarda kesenin boş olarak izlenmesi ile konur. Erken gebelikte konulan bir tanı olduğu için bazı özel durumlara dikkat etmek gerekir. Özellikle adet kanamaları düzensiz olan kişilerde yumurtlama beklenen tarihten daha sonra gerçekleşmiş olabileceğinden bu durum özellikle dikkate alınmalıdır.
Boş gebelik ile çok erken dönemdeki normal bir gebeliği ayırdetmenin en önemli yolu kese içinde yolk kesesi adı verilen yapının izlenmesidir. Yolk kesesi varlığı gebeliğin boş gebelik olmadığının en önemli belirtisidir. Öte yandan kesenin ultrasondaki görüntüsü de bu iki durumun ayrımında yol gösterici olabilir. Teorik olarak son adet tarihinden yaklaşık 5 hafta geçen durumlarda transvajinal ultrasonografi ile fetus görülebilmelidir. Bunun gerçekleşmediği durumlarda ise boş gebelik tanısı koymak için aceleci davranmak çok yanlış bir yaklaşım olacaktır. Bu gibi bir durum varlığında en azından bir hafta beklenerek durumun gidişatı hakkında yeterli bilgi edinilmelidir.
Erken gebelik kayıpları, yani düşüklerin neredeyse yarısından fazlasının sebebi boş gebeliklerdir.
Blighted ovumda annede yumurtlama olur. Bu yumurta babadan gelen sperm ile birleşir ve döllenir. Döllenen yumurta tüplerdeki yolculuğunu tamamlar ve rahim duvarına tutunur.Gelişen hücreler gebelik kesesini oluşturmaya başlarlar. Buraya kadar herşey normal gebelikle aynıdır. Normal olmayan ise bu kesenin içinde embryo olmamasıdır.
Devamını Oku
Category:
Boş gebelik su gebeliği
��
04:35 |
Posted in
Hâmilelik Takibi
Hâmilelik Takibi Anne ve babanın izdivacıyla dünyaya gelen bebekler, evlerin neşe kaynağı olurlar. Çocuklar, âileye verilen emânetler olduğundan, bu emânete daha oluş safhasından itibaren sahip çıkılmalı, onun sağlıklı gelişimi için hep birlikte hareket edilerek elden gelen yapılmalıdır.
Hâmilelik, çoğunlukla anneyi ilgilendiriyor gibi görünse de, sağlıklı bir hâmilelik dönemi ve bebeğin gelişimi için anneyi bu uzun süreçte yalnız bırakmamalı, maddî ve mânevî destek sağlanmalıdır. Her ne kadar hâmileliklerin büyük bir çoğunluğu (% 97) sağlıklı doğumla sonuçlanmaktaysa da, bir tek sakat ya da sağlıksız bebeğin dünyaya gelişi bile o âile açısından psikolojik, sosyal ve ekonomik rahatsızlıklara yol açmaktadır.
Bu sebeple gerçekte bir hastalık olmayan hâmilelik döneminde herhangi bir problemin yaşanmaması ve hâmileliğin hastalık sürecine dönüşmemesi için, neler yapılması gerektiği konusunda bilinçli hareket edilmelidir.
İlk muâyene ve kontrollere ne zaman gidileceği, hangi durumlarda doktora başvurulacağı, bu sürede nelere dikkat edileceği gibi hususlarda bilgi sahibi olunmalıdır. En basitinden, dengesiz beslenmenin düzeltilmesi, varsa zararlı alışkanlıkların terk edilmesi; bebeğin, anne karnında gelişiminin geri kalmasını, zayıf ve hastalıklı olmasını ve vaktinden önce doğmasını önleyebilmektedir.
Hâmilelikte yapılan düzenli muâyene, kontroller ve laboratuar tetkikleri ile annenin sağlığı, hâmileliğin seyri, bebeğin gelişimi, doğumun nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği hakkında bilgi sahibi olunarak, tedâvî edilmesi gereken bir hastalık veya tedbir alınması gereken tehlikeli bir durumun olup olmadığı da anlaşılmaktadır.
Sağlıklı bir hâmilelik geçirebilmek için ne sıklıkla doktora gidilmelidir?
Hâmileliğin başında detaylı bir ilk muâyeneyi tâkiben 32. haftaya kadar ayda bir; 36. haftaya kadar 2 haftada bir; sonra, doğuma kadar haftada bir kontrole gidilmesi tavsiye edilmektedir. Bu süreler, doktorunuzun gerekli görmesi hâlinde uzayıp kısalabilmektedir.
İlk muâyenede neler yapılır?
Hâmile kadının ayrıntılı hikâyesi öğrenilir. Âilesinde veya kendisinde kalp, şeker, yüksek tansiyon gibi önemli bir hastalığın varlığı; geçirdiği önemli bir ameliyat; kullanmakta olduğu herhangi bir ilaç ve zararlı alışkanlıkları olup olmadığı sorulur.
Varsa önceki hâmilelikleri ile ilgili bilgi alınır. (Problemli bir hâmilelik geçirilmiş mi, doğumlar nasıl olmuş, düşük olmuş mu, ikiz-üçüz gibi çoğul hâmilelik oluşmuş mu v.s.)
Bu hâmilelik esnasında ağrı, kasılma, kanama, akıntı, kramplar, idrarda yanma olup olmadığı ve bebeğin hareketleri sorgulanır.
Tansiyon ve kilo ölçümü yapılır.
Son âdet tarihi ve âdet düzeni sorularak, buna göre, bebeğin kaç haftalık/aylık olduğu ve beklenen doğum tarihi hesaplanır.
Bazı kan ve idrar tahlilleri yapılır.
Ultrasonografi ile, ilk üç ayda bebeğin kaç aylık olduğu ve tahmini doğum tarihi 4-5 günlük yanılma payı ile hesaplanabilmektedir.
Babanın kan grubu, herhangi bir bulaşıcı hastalığının olup olmadığı sorulur. (Hepatit B gibi)
Hâmileliğin 12. haftasında halk arasında «zekâ testi» olarak bilinen “ikili tarama testi”,
16. haftada “üçlü test” denilen «ikinci zekâ testi» uygulanıp, anne karnındaki bebeğe ait sakatlık veya özür olup olmadığına bakılır. Ancak bu testlerin sonuçlarına göre, “Bebekte % 100 zekâ geriliği vardır.” denilemez. Test sonuçları pozitif çıkan hastaların, az bir kısmının bebeklerinde zekâ geriliği bulunmuştur.
Hâmileliğin 20-24. haftalarında, tetanos aşısı önerilmektedir.
24. haftada şeker yükleme testi yapılarak, annede şeker hastalığına eğilimin varlığı araştırılır.
Devamını Oku
Hâmilelik, çoğunlukla anneyi ilgilendiriyor gibi görünse de, sağlıklı bir hâmilelik dönemi ve bebeğin gelişimi için anneyi bu uzun süreçte yalnız bırakmamalı, maddî ve mânevî destek sağlanmalıdır. Her ne kadar hâmileliklerin büyük bir çoğunluğu (% 97) sağlıklı doğumla sonuçlanmaktaysa da, bir tek sakat ya da sağlıksız bebeğin dünyaya gelişi bile o âile açısından psikolojik, sosyal ve ekonomik rahatsızlıklara yol açmaktadır.
Bu sebeple gerçekte bir hastalık olmayan hâmilelik döneminde herhangi bir problemin yaşanmaması ve hâmileliğin hastalık sürecine dönüşmemesi için, neler yapılması gerektiği konusunda bilinçli hareket edilmelidir.
İlk muâyene ve kontrollere ne zaman gidileceği, hangi durumlarda doktora başvurulacağı, bu sürede nelere dikkat edileceği gibi hususlarda bilgi sahibi olunmalıdır. En basitinden, dengesiz beslenmenin düzeltilmesi, varsa zararlı alışkanlıkların terk edilmesi; bebeğin, anne karnında gelişiminin geri kalmasını, zayıf ve hastalıklı olmasını ve vaktinden önce doğmasını önleyebilmektedir.
Hâmilelikte yapılan düzenli muâyene, kontroller ve laboratuar tetkikleri ile annenin sağlığı, hâmileliğin seyri, bebeğin gelişimi, doğumun nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği hakkında bilgi sahibi olunarak, tedâvî edilmesi gereken bir hastalık veya tedbir alınması gereken tehlikeli bir durumun olup olmadığı da anlaşılmaktadır.
Sağlıklı bir hâmilelik geçirebilmek için ne sıklıkla doktora gidilmelidir?
Hâmileliğin başında detaylı bir ilk muâyeneyi tâkiben 32. haftaya kadar ayda bir; 36. haftaya kadar 2 haftada bir; sonra, doğuma kadar haftada bir kontrole gidilmesi tavsiye edilmektedir. Bu süreler, doktorunuzun gerekli görmesi hâlinde uzayıp kısalabilmektedir.
İlk muâyenede neler yapılır?
Hâmile kadının ayrıntılı hikâyesi öğrenilir. Âilesinde veya kendisinde kalp, şeker, yüksek tansiyon gibi önemli bir hastalığın varlığı; geçirdiği önemli bir ameliyat; kullanmakta olduğu herhangi bir ilaç ve zararlı alışkanlıkları olup olmadığı sorulur.
Varsa önceki hâmilelikleri ile ilgili bilgi alınır. (Problemli bir hâmilelik geçirilmiş mi, doğumlar nasıl olmuş, düşük olmuş mu, ikiz-üçüz gibi çoğul hâmilelik oluşmuş mu v.s.)
Bu hâmilelik esnasında ağrı, kasılma, kanama, akıntı, kramplar, idrarda yanma olup olmadığı ve bebeğin hareketleri sorgulanır.
Tansiyon ve kilo ölçümü yapılır.
Son âdet tarihi ve âdet düzeni sorularak, buna göre, bebeğin kaç haftalık/aylık olduğu ve beklenen doğum tarihi hesaplanır.
Bazı kan ve idrar tahlilleri yapılır.
Ultrasonografi ile, ilk üç ayda bebeğin kaç aylık olduğu ve tahmini doğum tarihi 4-5 günlük yanılma payı ile hesaplanabilmektedir.
Babanın kan grubu, herhangi bir bulaşıcı hastalığının olup olmadığı sorulur. (Hepatit B gibi)
Hâmileliğin 12. haftasında halk arasında «zekâ testi» olarak bilinen “ikili tarama testi”,
16. haftada “üçlü test” denilen «ikinci zekâ testi» uygulanıp, anne karnındaki bebeğe ait sakatlık veya özür olup olmadığına bakılır. Ancak bu testlerin sonuçlarına göre, “Bebekte % 100 zekâ geriliği vardır.” denilemez. Test sonuçları pozitif çıkan hastaların, az bir kısmının bebeklerinde zekâ geriliği bulunmuştur.
Hâmileliğin 20-24. haftalarında, tetanos aşısı önerilmektedir.
24. haftada şeker yükleme testi yapılarak, annede şeker hastalığına eğilimin varlığı araştırılır.
Devamını Oku
Category:
Hâmilelik Takibi
��
04:26 |
Posted in
Gebelik Sonrası Depresyonu
Gebelik Sonrası Depresyonu
Gebelik Sonrası Depresyonu Her bebek yeni bir dünyadır. Onu ilk kucaklayıştaki mutluluğa eşdeğer çok az an yaşarız hayatımızda. Ne var ki bu mutluluk anı çeşitli tıbbî rahatsızlıklarla zedelenebiliyor. Gebelik Sonrası Depresyonu bu tür sorunlardan bir tanesi.
Bizde hep bereketin, neşenin, aile birliğinin teminatı olarak görülmüştür bir bebeğin dünyaya gelişi. Yüzünü buruşturarak arsız arsız ağlayan bu yavruya değen merhamet dolu bir bakış, tüm zahmetleri hemen hasıraltı ediverir. Yorgunluğun kol gezdiği ama tarifi imkansız bir mutluluğun şekillendirdiği ruh hali ile bebeklerini kucaklarına alır anne babalar.
Hemen hepimizin zihninde bir mutluluk tablosunu çağrıştıran bu hadise, az sayıda da olsa ciddi sorunlara zemin hazırlayabilir. Bu yazımızda, önemli bir tıbbî sorun olmasına rağmen toplum tarafından pek de bilinmeyen bir konuya değineceğiz: Gebelik Sonrası Depresyonu.
‘Tuhaf, Karmaşık Şeyler Hissediyorum!’
Annelerin pek çoğu doğumu takip eden birkaç gün ya da hafta boyunca süren ve “bebek hüznü” olarak adlandırılan bir dönem yaşayabilir. Genellikle kaynağı belirsiz bir endişe ve kaygı ile ortaya çıkar. Anne olmak gibi keyifli bir dönemi yaşadığı halde, nedenini izah edemediği bir hüzün hakim olur yüreğine. Durup dururken ağlayası geliverir (çoğunlukla sevinç gözyaşları ile karıştırılır bu hal), bitkindir ve kendisini yetersiz hisseder. Adeta buluttan nem kapacak derecede alınganlık ve sinirlilik gösterebilir. Çokça baş ağrılarından şikâyet eder.
Annenin iyi dinlenmesi ve çevreden uygun desteğin sağlanması ile kendiliğinden gerileyen ve düzelen bir durumdur bu. Haftalar geçmesine karşın şikâyetlerde bir azalma olmaması, yenilerinin eklenmesi ve hayatın giderek daha zorlaşması durumunda ise akla Gebelik Sonrası Depresyonunu getirmek gerekir.
Ağlamaklı hal yerini ağlama nöbetlerine bırakabilir. Uyku sorunları yaşayan ve düşüncesini yoğunlaştırmada güçlük çeken anne ağır duygusal dalgalanmalar yaşamaya başlar. Bebeğine aşırı bir ilgi gösterebileceği gibi tamamen ilgisiz de kalabilir. Bebeğine karşı hissettiği olumsuz düşünceler zamanla şiddetini arttıran bir suçluluk duygusuna dönüşebilir. Yapmak istemedikleri ile sorumluluk bilincinin çatışması bu duyguyu daha da körükler. Daha önce yapmaktan keyif aldığı işler anlamsızlaşır, durum aile ve arkadaşlardan kendini izole etmeye kadar varabilir.
Kalp çarpıntısı, halsizlik, kötü bir şey olacakmış hissi ile ortaya çıkan panik atak nöbetleri de Gebelik Sonrası Depresyonunda görülebilen belirtilerdendir. İntihar düşüncesi ise nadiren de olsa ortaya çıkan ciddi bir durumdur.
Devamını Oku
Gebelik Sonrası Depresyonu Her bebek yeni bir dünyadır. Onu ilk kucaklayıştaki mutluluğa eşdeğer çok az an yaşarız hayatımızda. Ne var ki bu mutluluk anı çeşitli tıbbî rahatsızlıklarla zedelenebiliyor. Gebelik Sonrası Depresyonu bu tür sorunlardan bir tanesi.
Bizde hep bereketin, neşenin, aile birliğinin teminatı olarak görülmüştür bir bebeğin dünyaya gelişi. Yüzünü buruşturarak arsız arsız ağlayan bu yavruya değen merhamet dolu bir bakış, tüm zahmetleri hemen hasıraltı ediverir. Yorgunluğun kol gezdiği ama tarifi imkansız bir mutluluğun şekillendirdiği ruh hali ile bebeklerini kucaklarına alır anne babalar.
Hemen hepimizin zihninde bir mutluluk tablosunu çağrıştıran bu hadise, az sayıda da olsa ciddi sorunlara zemin hazırlayabilir. Bu yazımızda, önemli bir tıbbî sorun olmasına rağmen toplum tarafından pek de bilinmeyen bir konuya değineceğiz: Gebelik Sonrası Depresyonu.
‘Tuhaf, Karmaşık Şeyler Hissediyorum!’
Annelerin pek çoğu doğumu takip eden birkaç gün ya da hafta boyunca süren ve “bebek hüznü” olarak adlandırılan bir dönem yaşayabilir. Genellikle kaynağı belirsiz bir endişe ve kaygı ile ortaya çıkar. Anne olmak gibi keyifli bir dönemi yaşadığı halde, nedenini izah edemediği bir hüzün hakim olur yüreğine. Durup dururken ağlayası geliverir (çoğunlukla sevinç gözyaşları ile karıştırılır bu hal), bitkindir ve kendisini yetersiz hisseder. Adeta buluttan nem kapacak derecede alınganlık ve sinirlilik gösterebilir. Çokça baş ağrılarından şikâyet eder.
Annenin iyi dinlenmesi ve çevreden uygun desteğin sağlanması ile kendiliğinden gerileyen ve düzelen bir durumdur bu. Haftalar geçmesine karşın şikâyetlerde bir azalma olmaması, yenilerinin eklenmesi ve hayatın giderek daha zorlaşması durumunda ise akla Gebelik Sonrası Depresyonunu getirmek gerekir.
Ağlamaklı hal yerini ağlama nöbetlerine bırakabilir. Uyku sorunları yaşayan ve düşüncesini yoğunlaştırmada güçlük çeken anne ağır duygusal dalgalanmalar yaşamaya başlar. Bebeğine aşırı bir ilgi gösterebileceği gibi tamamen ilgisiz de kalabilir. Bebeğine karşı hissettiği olumsuz düşünceler zamanla şiddetini arttıran bir suçluluk duygusuna dönüşebilir. Yapmak istemedikleri ile sorumluluk bilincinin çatışması bu duyguyu daha da körükler. Daha önce yapmaktan keyif aldığı işler anlamsızlaşır, durum aile ve arkadaşlardan kendini izole etmeye kadar varabilir.
Kalp çarpıntısı, halsizlik, kötü bir şey olacakmış hissi ile ortaya çıkan panik atak nöbetleri de Gebelik Sonrası Depresyonunda görülebilen belirtilerdendir. İntihar düşüncesi ise nadiren de olsa ortaya çıkan ciddi bir durumdur.
Devamını Oku
Category:
Gebelik Sonrası Depresyonu
��
04:25 |
Posted in
Hamilelik Döneminde Seyahat
Hamilelik Döneminde Seyahat
.
Halk arasında, hâmilelik döneminde yapılan seyahatin, düşüklere sebep olduğu yönünde bir inanış hâkimdir. Ancak pek çok kadın, bazı önemli noktalara dikkat ettiği takdirde, hâmilelik boyunca seyahat edebilir. Düşük tehlikesi olan anne adayları ise, doktoruyla görüşmeden seyahate çıkmamalıdır.
Seyahat için en emniyetli dönem, ikinci üç aylık dönemdir. Çünkü bu aylarda, vücut bebeğe adapte olmuştur, hâmilelik bulantıları azalmıştır, komplikasyonlar (yan etkileri, istenmeyen durumlar) daha az görülmektedir. En ideal seyahat şekli, gideceğiniz yere en çabuk ulaştıranıdır.
Seyahate çıkarken, dikkat etmeniz gereken bazı kurallar vardır:
-Yolculuk sırasında, elbise ve ayakkabılarınızın rahat olmasına özen gösterin.
-2 saatte bir hafif yürüyüş yapmanız, bacaklarınızdaki şişmeleri azaltacaktır.
-Mide bulantınızı azaltmak için, hafif gıdalar yiyiniz. Yanınızda meyve suyu, kraker bulundurmanız faydalı olabilir.
-Evden uzakta bulunduğunuz zaman, yemeklerinizi düzenli ve dengeli yemeye çalışın. Kabızlıktan korunmak için, bol lifli, posalı beslenin, bol sıvı alın.
-Uyku düzeniniz bozulursa, ilaç almadan önce doktorunuzla görüşün.
-Fırsat buldukça istirahat etmeye gayret gösterin. Böylece, yorgunluk ve huzursuzluğunuz azalacaktır.
-Evden uzun süre ayrı kalacaksanız, hâmileliğinizin seyri ve tahlillerinizle ilgili bilgi içeren bir raporu, yanınızda götürmeniz faydalı olacaktır.
-Doktorunuzdan, gittiğiniz yerde, gerektiği zaman, başvurabileceğiniz bir doktor ismi tavsiye etmesini isteyin.
Devamını Oku
.
Halk arasında, hâmilelik döneminde yapılan seyahatin, düşüklere sebep olduğu yönünde bir inanış hâkimdir. Ancak pek çok kadın, bazı önemli noktalara dikkat ettiği takdirde, hâmilelik boyunca seyahat edebilir. Düşük tehlikesi olan anne adayları ise, doktoruyla görüşmeden seyahate çıkmamalıdır.
Seyahat için en emniyetli dönem, ikinci üç aylık dönemdir. Çünkü bu aylarda, vücut bebeğe adapte olmuştur, hâmilelik bulantıları azalmıştır, komplikasyonlar (yan etkileri, istenmeyen durumlar) daha az görülmektedir. En ideal seyahat şekli, gideceğiniz yere en çabuk ulaştıranıdır.
Seyahate çıkarken, dikkat etmeniz gereken bazı kurallar vardır:
-Yolculuk sırasında, elbise ve ayakkabılarınızın rahat olmasına özen gösterin.
-2 saatte bir hafif yürüyüş yapmanız, bacaklarınızdaki şişmeleri azaltacaktır.
-Mide bulantınızı azaltmak için, hafif gıdalar yiyiniz. Yanınızda meyve suyu, kraker bulundurmanız faydalı olabilir.
-Evden uzakta bulunduğunuz zaman, yemeklerinizi düzenli ve dengeli yemeye çalışın. Kabızlıktan korunmak için, bol lifli, posalı beslenin, bol sıvı alın.
-Uyku düzeniniz bozulursa, ilaç almadan önce doktorunuzla görüşün.
-Fırsat buldukça istirahat etmeye gayret gösterin. Böylece, yorgunluk ve huzursuzluğunuz azalacaktır.
-Evden uzun süre ayrı kalacaksanız, hâmileliğinizin seyri ve tahlillerinizle ilgili bilgi içeren bir raporu, yanınızda götürmeniz faydalı olacaktır.
-Doktorunuzdan, gittiğiniz yerde, gerektiği zaman, başvurabileceğiniz bir doktor ismi tavsiye etmesini isteyin.
Devamını Oku
Category:
Hamilelik Döneminde Seyahat
��
04:23 |
Posted in
Gebelik Belirtileri
Gebelik Belirtileri
Her evli çiftin merakını uyandıran bu önemli sorunun cevabını aşağıdaki basit hamilelik testinin yardımıyle öğrenebileceksiniz...
Evvelce, bir kadın, çocuk sahibi olabileceğini kesin olarak anlayabilmek için beşinci ayın sonuna kadar sabretmek zorunda kalıyordu. Çünkü hamileliğin ancak bu devresinde ana karnındaki bir çocuk kendini fark edilecek bir şekilde belli etmeye başlamaktadır.
3 ANA BELİRTİ
Bugün bile bir doktorun yüzde yüz hamilelik teşhisini koyabilmesi için şu belirtileri görmesi lazımdır:
a)Bebeğin hareketlerini hissetmesi. (Genellikle 5'inci ayın sonunda).
b)Bebeğin kalp atışlarını duyabilmesi. (Bazı modern elektrik cihazlarıyle bu 3.üncü ayın sonlarına doğru meydana çıkabiliyor.)
c)Röntgen vasıtasıyla çocuğun kemik yapısını görebilmesi (Bu da ancak 5.inci aydan sonra mümkün olabiliyor.)Fakat bazı "Kesin olmayan" belirtiler; bu "Kesin" belirtilerden çok daha önce meydana çıkabilmektedir. Örneğin, adetin kesilmesi halini birçok kadın müstakbel bebeğin bir habercisi olarak kabul eder. Fakat bunun sebebi aslında çoğu zaman, adet devresinde meydana gelen bir aksamadır.
Göğüslerin ağrıması veya rahmin büyümesi de birçok kimse tarafından bir hamilelik işareti olarak kabul edilir. Fakat bunun sebebi de çoğu zaman vücutta meydana gelen bir hormon bozukluğu olabilir.
Devamını Oku
Her evli çiftin merakını uyandıran bu önemli sorunun cevabını aşağıdaki basit hamilelik testinin yardımıyle öğrenebileceksiniz...
Evvelce, bir kadın, çocuk sahibi olabileceğini kesin olarak anlayabilmek için beşinci ayın sonuna kadar sabretmek zorunda kalıyordu. Çünkü hamileliğin ancak bu devresinde ana karnındaki bir çocuk kendini fark edilecek bir şekilde belli etmeye başlamaktadır.
3 ANA BELİRTİ
Bugün bile bir doktorun yüzde yüz hamilelik teşhisini koyabilmesi için şu belirtileri görmesi lazımdır:
a)Bebeğin hareketlerini hissetmesi. (Genellikle 5'inci ayın sonunda).
b)Bebeğin kalp atışlarını duyabilmesi. (Bazı modern elektrik cihazlarıyle bu 3.üncü ayın sonlarına doğru meydana çıkabiliyor.)
c)Röntgen vasıtasıyla çocuğun kemik yapısını görebilmesi (Bu da ancak 5.inci aydan sonra mümkün olabiliyor.)Fakat bazı "Kesin olmayan" belirtiler; bu "Kesin" belirtilerden çok daha önce meydana çıkabilmektedir. Örneğin, adetin kesilmesi halini birçok kadın müstakbel bebeğin bir habercisi olarak kabul eder. Fakat bunun sebebi aslında çoğu zaman, adet devresinde meydana gelen bir aksamadır.
Göğüslerin ağrıması veya rahmin büyümesi de birçok kimse tarafından bir hamilelik işareti olarak kabul edilir. Fakat bunun sebebi de çoğu zaman vücutta meydana gelen bir hormon bozukluğu olabilir.
Devamını Oku
Category:
Gebelik Belirtileri
��
04:20 |
Posted in
Gebelik Evresi
Gebelik Evresi
Regl olmaya başladıktan sonra, sıhhatli olan her kız, çocuk doğurabilir. Yaşlandıkça çocuk doğurmak biraz daha güçleşebilir. Fakat anne sıhhatli olduğu takdirde yine de tehlikesizdir. Doğumun tehlikeli veya tehlikesiz olması annenin yaşından çok yapısına ve çocuğun büyüklüğüne ve küçüklüğüne ve doğumun şekline bağlıdır.
Kalbi hasta olan kadınlar çocuk doğurabilirler mi?
Çoğu zaman evet. Ama bu kadınların doktora danışmaları ve gebelikle doğum sırasında özel dikkat görmeleri gerektir. Gayet tabii olarak kalbinden hasta olan bir kadının çocuk doğurması, sıhhatli bir kadının doğum yapmasından daha tehlikelidir. Ama bu tehlike sanıldığı kadar büyük değildir. Kalp hastalığı çocuğa kesinlikle geçmez.
Doğumdan önce çocuğun cinsiyetini tayin etmek doktorca mümkün müdür
Hayır. Bazı doktorlar ana karnındaki çocuğun kalp vuruşlarını dinleyerek, çocuğun kız mı, oğlan mı olduğunu anlayabildiklerini zannederlerse de, çocuğun kalbinin vuruşu büyüklük ve küçüklüğüne bağlıdır. Yoksa kız veya oğlan oluşuna değil.Vaktinden önce doğan çocuklar kusurlu mu olurlar?
Her zaman değil. Zamanından önce doğduğu halde yaşayabilen bir çocuk tamamen teşekkül etmiş demektir.
Normal olarak regl olmaya devam ettiği sürece bir kadın gebe kalmadığından emin olabilir mi?
Evet, normal ve gününde regl,kadının gebe kalmadığına en kati delildir. Ama zamansız ve gayrıtabii kan akıntısı kadının gebe kaldığına, hem de çocuğun ters bir yerde olduğuna işarettir.Onun için böyle bir vakit karşısında derhal doktora başvurmak gerektir.
Çocuğun ne zaman doğacağı nasıl hesap edilir?
En son regl tarihinizin ilk gününe bir hafta ilâve edin. Sonra bu tarihten üç ay çıkartın. Bebek, bu son elde ettiğiniz tarihten tam bir yıl sonra dünyaya gelecektir. Çocuğun ne zaman doğacağını hesap etmek için başka usuller de vardır, ama en kolayı budur.
Çocuk vaktinden önce doğduğu halde,yaşayabilmesi için en az kaç aylık olması lazımdır?
Yedi, yedi buçuk aylık. Yedi, yedi buçuk aylık doğduğu halde, başkaca her cihetten tamam olan çocuklar yüzde 99 yaşarlar. Yedi aylıktan eksik doğan bebeklerin bir haftadan fazla yaşadıkları nadirdir. Sekiz aylık doğanların, daha az ömürlü oldukları doğru değildir.
Gebelik dokuz aydan fazla sürebilir mi?
Evet, sürebilir. Birçok kadınlar normal gebelik sürmesinden iki hafta daha fazla hafta sonra doğururlar. Ama bugün doktorlar, gebelik süresinden sonra bir hafta geçer geçmez müdahale etmeyi hem annenin,hem de çocuğun sağlığı için daha uygun buluyorlar. Gebeliğin fazla uzaması özellikle pek büyük ve pek küçük bebekler için tehlikelidir.
Gebe kadınlar aşerer, olmadık yiyecekler isterler. Bu doğru mudur, sebebi nedir?
Doğrudur. Bazı gebe kadınların kireç veya kağıt bile yemek istedikleri görülmüştür. Bereket ki bunlar ifrat hallerdir. Hiç aşermeyen kadınlar da vardır. Normal olarak gebe kadınlar olmadık zamanlarda olmadık şeyler, özellikle ekşi, turşu gibi şeyler yemek isterler. Gece yarısı kalkıp sirke içen, kış günü çilek diye tutturan kadınlar çoktur ve normaldir. Gebe kadınların mevsimsiz ve acaip yiyeceklere karşı arzu duymalarının sebebi henüz tam olarak izah edilememiştir.
Baş dönmelerinin ve mide bulanmalarının önüne geçilemez mi?
Geçilebilir. Bu hallerin fazla korkudan meydana geldiği görülmüştür.Ama dikkatli davranılırsa çabuk önlenebilir. Bir gebe kadın başının dönmeye başladığını hisseder etmez şu basit kaidelere riayet ederse hiçbir güçlük çekmez:
-Uyanır uyanmaz yatakta kuru ve katı yiyeceklerle bir kahvaltı
yapılmalıdır. Bu mümkün değilse,akşamdan başucunuza koyacağınız birkaç bisküviyi yiyiniz.
-Bunları yedikten sonra yatakta 15-20 dakika kadar daha dinlenmelidir.
-Gebeliğin ilk üç ayı süresince çiğ meyve ve meyve suyundan kaçınmalıdır.
Devamını Oku
Regl olmaya başladıktan sonra, sıhhatli olan her kız, çocuk doğurabilir. Yaşlandıkça çocuk doğurmak biraz daha güçleşebilir. Fakat anne sıhhatli olduğu takdirde yine de tehlikesizdir. Doğumun tehlikeli veya tehlikesiz olması annenin yaşından çok yapısına ve çocuğun büyüklüğüne ve küçüklüğüne ve doğumun şekline bağlıdır.
Kalbi hasta olan kadınlar çocuk doğurabilirler mi?
Çoğu zaman evet. Ama bu kadınların doktora danışmaları ve gebelikle doğum sırasında özel dikkat görmeleri gerektir. Gayet tabii olarak kalbinden hasta olan bir kadının çocuk doğurması, sıhhatli bir kadının doğum yapmasından daha tehlikelidir. Ama bu tehlike sanıldığı kadar büyük değildir. Kalp hastalığı çocuğa kesinlikle geçmez.
Doğumdan önce çocuğun cinsiyetini tayin etmek doktorca mümkün müdür
Hayır. Bazı doktorlar ana karnındaki çocuğun kalp vuruşlarını dinleyerek, çocuğun kız mı, oğlan mı olduğunu anlayabildiklerini zannederlerse de, çocuğun kalbinin vuruşu büyüklük ve küçüklüğüne bağlıdır. Yoksa kız veya oğlan oluşuna değil.Vaktinden önce doğan çocuklar kusurlu mu olurlar?
Her zaman değil. Zamanından önce doğduğu halde yaşayabilen bir çocuk tamamen teşekkül etmiş demektir.
Normal olarak regl olmaya devam ettiği sürece bir kadın gebe kalmadığından emin olabilir mi?
Evet, normal ve gününde regl,kadının gebe kalmadığına en kati delildir. Ama zamansız ve gayrıtabii kan akıntısı kadının gebe kaldığına, hem de çocuğun ters bir yerde olduğuna işarettir.Onun için böyle bir vakit karşısında derhal doktora başvurmak gerektir.
Çocuğun ne zaman doğacağı nasıl hesap edilir?
En son regl tarihinizin ilk gününe bir hafta ilâve edin. Sonra bu tarihten üç ay çıkartın. Bebek, bu son elde ettiğiniz tarihten tam bir yıl sonra dünyaya gelecektir. Çocuğun ne zaman doğacağını hesap etmek için başka usuller de vardır, ama en kolayı budur.
Çocuk vaktinden önce doğduğu halde,yaşayabilmesi için en az kaç aylık olması lazımdır?
Yedi, yedi buçuk aylık. Yedi, yedi buçuk aylık doğduğu halde, başkaca her cihetten tamam olan çocuklar yüzde 99 yaşarlar. Yedi aylıktan eksik doğan bebeklerin bir haftadan fazla yaşadıkları nadirdir. Sekiz aylık doğanların, daha az ömürlü oldukları doğru değildir.
Gebelik dokuz aydan fazla sürebilir mi?
Evet, sürebilir. Birçok kadınlar normal gebelik sürmesinden iki hafta daha fazla hafta sonra doğururlar. Ama bugün doktorlar, gebelik süresinden sonra bir hafta geçer geçmez müdahale etmeyi hem annenin,hem de çocuğun sağlığı için daha uygun buluyorlar. Gebeliğin fazla uzaması özellikle pek büyük ve pek küçük bebekler için tehlikelidir.
Gebe kadınlar aşerer, olmadık yiyecekler isterler. Bu doğru mudur, sebebi nedir?
Doğrudur. Bazı gebe kadınların kireç veya kağıt bile yemek istedikleri görülmüştür. Bereket ki bunlar ifrat hallerdir. Hiç aşermeyen kadınlar da vardır. Normal olarak gebe kadınlar olmadık zamanlarda olmadık şeyler, özellikle ekşi, turşu gibi şeyler yemek isterler. Gece yarısı kalkıp sirke içen, kış günü çilek diye tutturan kadınlar çoktur ve normaldir. Gebe kadınların mevsimsiz ve acaip yiyeceklere karşı arzu duymalarının sebebi henüz tam olarak izah edilememiştir.
Baş dönmelerinin ve mide bulanmalarının önüne geçilemez mi?
Geçilebilir. Bu hallerin fazla korkudan meydana geldiği görülmüştür.Ama dikkatli davranılırsa çabuk önlenebilir. Bir gebe kadın başının dönmeye başladığını hisseder etmez şu basit kaidelere riayet ederse hiçbir güçlük çekmez:
-Uyanır uyanmaz yatakta kuru ve katı yiyeceklerle bir kahvaltı
yapılmalıdır. Bu mümkün değilse,akşamdan başucunuza koyacağınız birkaç bisküviyi yiyiniz.
-Bunları yedikten sonra yatakta 15-20 dakika kadar daha dinlenmelidir.
-Gebeliğin ilk üç ayı süresince çiğ meyve ve meyve suyundan kaçınmalıdır.
Devamını Oku
Category:
Gebelik Evresi
��Etiketler
- ABANOZ (Diospyros ebenum);
- ABANT GÖLÜ;
- AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
- ADAPTASYON;
- ADEN KÖRFEZİ;
- ADRİYA DENİZİ;
- Ağrısız doğum
- AHMED DAVUDOĞLU;
- Boş gebelik su gebeliği
- Dİksİyon
- Gebelik Belirtileri
- Gebelik Evresi
- Gebelik Sonrası Depresyonu
- Hamilelik Döneminde Seyahat
- Hâmilelik Takibi
- NEM
- RÜZGAR DAĞILIMI
- SICAKLIK
- Temel Ögeler (Özne
- TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ
- TÜRKİYE’NİN BİTKİ ÖRTÜSÜ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI
- TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN GÖLLERİ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIŞLARI
- TÜRKİYE’NİN İKLİM ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN MATEMATİK KONUMU VE SONUÇLARI
- YAĞIŞ
- Yoğunlaşma: Suyun buhar halinden sıvı haline dönüşme süreci
- Yüklem)
About Me
- Melih
- www.darsane.com
Etiketler
- ABANOZ (Diospyros ebenum);
- ABANT GÖLÜ;
- AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
- ADAPTASYON;
- ADEN KÖRFEZİ;
- ADRİYA DENİZİ;
- Ağrısız doğum
- AHMED DAVUDOĞLU;
- Boş gebelik su gebeliği
- Dİksİyon
- Gebelik Belirtileri
- Gebelik Evresi
- Gebelik Sonrası Depresyonu
- Hamilelik Döneminde Seyahat
- Hâmilelik Takibi
- NEM
- RÜZGAR DAĞILIMI
- SICAKLIK
- Temel Ögeler (Özne
- TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ
- TÜRKİYE’NİN BİTKİ ÖRTÜSÜ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI
- TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN GÖLLERİ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIŞLARI
- TÜRKİYE’NİN İKLİM ÖZELLİKLERİ
- TÜRKİYE’NİN MATEMATİK KONUMU VE SONUÇLARI
- YAĞIŞ
- Yoğunlaşma: Suyun buhar halinden sıvı haline dönüşme süreci
- Yüklem)
Desteklediklerimiz
Darsane Konuları
- Www.Darsane.Com
- İslami Konular
- Oyun Oyna
- Dersler,Ödevler
- Bayanlar Bölümü
- Yemek Tarifleri
- Çocuk Bölümü
- Haber Dünyası
- Genel Kültür
- Sohbet Muhabbet
- Müzik Dünyası
- Sinema ve Filmler
- Videoları
- Yerli tv Dizileri
- Vatanımız Türkiye!
- Bilgisayar Teknoloji
- Cep Telofonları
- Oyun Dünyası
- Tarım Ziraat
- Hayvancılık
- Meyvecilik
- Tarım Makinaları
- Bilginin Adresi
Obaforum.un Konuları
Blog Archive
-
▼
2009
(36)
-
►
Mart
(15)
-
►
Mar 28
(7)
- TÜRKİYE’NİN MATEMATİK KONUMU VE SONUÇLARI
- TÜRKİYE’NİN İKLİM ÖZELLİKLERİ, SICAKLIK, YAĞIŞ, NE...
- TÜRKİYE’NİN GÖLLERİ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIŞLARI
- TÜRKİYE’NİN BİTKİ ÖRTÜSÜ VE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI
- TÜRKİYE’NİN DAĞLARI VE ÖZELLİKLERİ
- Yoğunlaşma: Suyun buhar halinden sıvı haline dönüş...
- Cansiz Varliklar
-
►
Mar 28
(7)
-
►
Mart
(15)
