06:40 | Posted in
Ad Nedir?
AD : Varlıkların ve kavramların dilde var olan karşılığına, sözcük türü yönünden ad denir.

Anlamlarına Göre Adlar :

Varlıklara Verilişlerine Göre Adlar :

Özel Adlar : Bir tek varlığı gösteren, bir tek varlığa verilmiş adlardır.

Örnek : Mustafa Kemal Atatürk, Asya, Türkiye, Ankara, Kızılay, Merkür, Akdeniz, Türk Tarih Kurumu, Türkçe vb.

Tür Adları (Cins İsimleri) : Aynı türden olan varlıkların tümünü birden gösteren adlardır. Vücut parçaları ve organ adları, akrabalık dalları, tüm hayvan ve bitki adları, tüm araç ve gereç adları tür adlarını oluşturur.

Örnek : Gövde, teyze, yılan, elma, kalem, süpürge vb.

Tür Adlarının Özellikleri : Bir tür adı, genel anlamda kullanıldığında, o türü oluşturan varlıkların tamamını anlatır. Örnek : Balık suda yaşar. Tüm balıkları gösterir.

Kitap en yakın arkadaştır. Tüm kitapları gösterir.

Bir tür adı, bazen o türün yalnızca bir ya da birkaç bireyini göstermede kullanılır. Örnek :

Kuş durmadan çırpınıyordu. Bir tek kuşu gösterir.

Kitap, savaş yıllarını anlatıyor. Bir tek kitabı gösterir.

Varlıkların Sayılarına Göre Adlar :

Tekil Adlar : Biçimce çoğullanmamış, “-lar, -ler” eki almamış adlardır. Örnek :

Çiçek, bardak, toka, çocuk vb.

Çoğul Adlar : Aynı türden olan birden çok varlığı gösteren adlar, “-ler, -lar” çoğul ekiyel çoğullanır. Örnek : insanlar, evler, halılar, aylar, geceler vb.

Topluluk Adları : Biçimce tekil oldukları halde anlamca çoğul olan adlardır. Örnek :

Orman, ordu, sürü, bölük, millet, aile, takım, grup vb.

UYARI : Tür adları (ağaç, çocuk, insan) o türe ait olanları tek tek düşündürürken; topluluk adları (orman, bölük, kurul) o türe ait olanların tümünü bir grup olarak düşündürür.

Topluluk adları biçimce tekil adlardır. Ancak (-lar, -ler) çoğul ekiyle çoğullanabilir. Örnek :

Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri ...!

Toplumlar kendi kültürlerini kendileri yaratır.

Kimi tür adları mecaz-ı mürsel yoluyla topluluk adı olabilir. Örnek :

Bütün sınıf, bu duruma üzüldü. (Sınıfın içindeki öğrenciler)

Meclis konuyu görüşüyor. (Meclisin içindeki Milletvekilleri)

DEVAMINI OKU
Category:
��
06:38 | Posted in
Karagöz ve Hacivat
Türk gölge oyununun tek temsilcisi olarak kabul edilen Karagöz oyununun kökeni konusunda değişik görüşler vardır.
Kimi kaynaklara göre Orta Asya’dan, İran’dan ya da Hindistan’dan batıya göç eden Çingeneler aracılığıyla Anadolu’ya gelmiştir. Bir görüşe göre Bizans, İtalya ya da Yunan kökenlidir. Türkiye’ye Portekiz ya da İspanya’dan göç eden Yahudiler aracılığıyla geldiğini savunanlar da vardır. Ancak bu görüşleri kanıtlayacak yeterli belge yoktur. Oysa Yavuz Sultan Selim döneminin güvenilir kaynaklarından İbni İlyas, gölge oyununun Türkiye’ye XVI.yy.’da Mısır’dan geldiğini ortaya koymuştur. İlk zamanlar Mısır gölge oyununun etkisi altında olan Karagözün, kesin biçimini XVII.yy.’da aldığı ve tiplemelerin de bu dönemde ortaya çıktığı öne sürülmektedir.

Karagöz ve Hacivat Arasındaki Farklar
Hacivat, konuşmalarında Arapça ve Farsça’yı dramatik yapısı ile, düzgün bir şekilde kullanır. O, hemen hemen her konuda bilgisi olan “Entellektuel” i temsil eder. Şerefli bir kibar bey olmasına karsın afyon kullanan Hacivat herkesin sırlarını açığa çıkarmakla birlikte komiser ajanı olarak çalışır. Her oyunda Karagöz tarafından dövülse de, Karagöz onsuz yapamaz. Kıyafetlerinde yeşil hakim renktir.

Karagöz, halktan birini temsil eder. Oyundaki arkadaşı Hacivat’ın zıt karakteridir. Düşündüğünü olduğu gibi söylediği için genellikle bası belaya girer. O, cesur, yürekli ve cömerttir. Karısıyla devamlı münakaşa eder. Ayni çevrede yasayan herkesi tanır ve bütün gün boyunca konuştuğu insana kendini anlatmaya çalışır. Kıyafetlerinde kırmızı renk hakimdir. “Işkırlak” adi verilen bir çeşit şapka giyer ki devamlı basında hareket eder durur. Kollarından yalnız birini oynatır. Karagöz oyununun insanları güldüren belkemiğidir. Türkçe’yi yanlış kullanır, kendi konuştuğu aksan dışında Türkçe konuşan insanlarla alay eder ve onların dediklerini anlamamış gibi yapar.
Karagöz ve Hacivat’ın gerçek kişiler olduğuna dair halk arasında yaygın bir efsane vardır. Buna göre Karagöz B.Trakya’da yaşayan bir demirci ustasıdır. Orhan Gazi Bursa’yı alınca buraya gelir, Demirtaş Köyü’ne yerleşir. Orhan Gazi’nin emriyle inşa edilmekte olan caminin bağlantı demirlerini yapmakla görevlendirilir. Caminin ustabaşısı Hacı İvaz(Hacivat) ile Karagöz arasında bir süre sonra eğlenceli söyleşmeler başlar. Öteki işçiler işi gücü bırakıp onları izlediklerinden işler yarım kalır. Durumu öğrenen Orhan Bey, Karagöz’ün başını vurdurtur; olanları görüp ürken Hacivat da hacca gitmek üzere yola çıkar, eşkıyalar tarafından öldürülür. Tüm olanlardan pişmanlık duyan Orhan Bey, Şeyh Küşteri adlı birinin Karagöz’le Hacı İvaz arasında geçen söyleşmeleri bildiğini öğrenir. Çağırtıp anlatmasını ister. Şeyh Küşteri de aydınlatılmış bir perdeye yansıttığı görüntülerle Hacı İvaz ve Karagöz arasındaki söyleşmeleri canlandırır. Orhan Bey çok beğenir ve bu oyunun sürdürülmesini ister. Böylece Karagöz oyunu ortaya çıkmış olur. Halk arasında yaygın bir efsane olmasına karşın, yapılan araştırmalar bu efsanede kimi tarih tutarsızlıklarının olduğunu ve gerçekle pek ilintisi olamayacağını ortaya koymuştur.
Karagöz oyunları dört bölümden oluşur: mukaddime (öndeyiş,giriş), muhareve (söyleşme), fasıl (oyunun kendisi) ve bitiş. Oyunun mukaddime denilen bölümünde, ilkin perdeye göstermelik yansıtılır. Göstermelik çoğu kez oyunun içeriğiyle ilintisi olmayan bir görüntüdür (bir dalyan,vakvak ağacı, gemi, denizkızı, kediler, Burak vb.).
Bu görüntü müzik eşliğinde perdeye yansıtılarak izleyicilerin ilgisi oyuna ve perdeye çekilir. Görüntü nareke adı verilen cırtlak bir düdük sesiyle kaldırılır ve tefin tartımına uygun hareketlerle perdeye Hacivat gelir, bir semai okur. Bunu kimi kez, bir ara semaisi izler. Ardından ”Of hay Hak” diyerek perde gazeline başlar. Bu gazel, öndeyiş bölümünün en önemli öğesidir. Bunda Karagöz perdesinin bir öğrenek yeri olduğu, felsefi ve tasavvufi anlamı, kurucusunun Şeyh Küşteri olduğu belirtilir. Padişaha övgü ve yakarışın yanısıra tasavvuf konularına da değinilir. Bundan sonra Hacivat, uyaklı bir anlatımla konuşur ve bir beyit okur, kendisine kafa dengi bir arkadaş aradığını ve bu arkadaşta aradığı özellikleri ağdalı bir dille belirtir. Kimi kez yeniden bir beyit okuduktan sonra perdeye Karagöz indirilir. İkisi dövüşmeye başlar, Hacivat kaçar, Karagöz yere uzanıp ona veriştirmeye başlar. Ardından bir tekerleme söyler. Bu tekerleme genellikle aynı harfle başlayan çeşitli sözcüklerin belli bir mantık bağı olmadan art arda sıralanması biçimindedir (Esasen ”Kara kaşla kara gözlümdür sebep” şarkısı karalığından neş’et ettiği için kasımın fırtınasına karışan kaz yavruları karmakarışık olup karabiber havanına girdikleri için kaşık altı oldular). Bundan sonra, muhavere bölümüne geçilir.
Muhavere genellikle oyunun iki baş kişisi olan Hacivat’la Karagöz arasında geçer. Bazen muhavereye başka kişilerin de katıldığı olur. Bu bölüm salt söze dayanır olay yoktur. Amacı, Karagöz’le Hacivat’ın kişiliklerini, ses, yaradılış, yetişme biçimi ve diğer özelliklerini vurgulayarak yansıtmak ve kişilikleri arasındaki zıtlığı belirginleştirmektir.
Fasıl bölümü oyunun kendisidir. Burada Hacivat ve Karagöz’ün yanısıra, oyunun öteki kişileri de bir olaylar dizisi içinde yer alır. XVI.yy.’da belirli bir konudan çok hayvanlarla, gemilerle daha çok kopuk sahneler gösterilirken, XVII.yy.’dan başlıyarak fasıl konuları belli bir olaylar dizisine uymaya başlamıştır. Fasıllar çok çeşitlidir. En eski olan ve her Karagöz oynatanın dağarcığında bulunması gerekenlere karı kadim, Meşrutiyet döneminden sonra ortaya çıkanlara nev icat denir.
Bitiş bölümü genellikle çok kısadır. Karagöz oyunun bittiğini belirtir, kusurları için af diler, gelecek oyunu duyurur. Bundan sonra Hacivat’la aralarında kısa bir söyleşme geçer, bu söyleşi oyundan çıkarılacak öğreneği vurgular.
Karagöz figürleri kalın deriden, özellikle deve derisinden yapılır. Bu derinin kullanılabilmesi için birçok işlemden geçmesi gerekir. Renklendirme için eskiden kökboyalar kullanılıyordu, bugün ise bunların yerini çini mürekkebi almıştır. Oynak eklemli olarak yapılan parçalar birbirlerine kiriş, kursak, tel ya da naylon iplik ile bağlanır. Oynatma değneklerinin geçeceği delikler, yuvarlak ikinci bir deri parçası dikilerek derinleştirilir.
DEVAMIN OKU
Category:
��
06:36 | Posted in
Dİksİyon
Güzel ve etkili konuşmada diksiyon (söyleniş-telaffuz-pronounciation) yani seslerin doğru çıkarılması son derece
önemlidir. Fonetik bilgisi seslerin çıkarılışını inceler. Diksiyon ise buna ek olarak daha geniş bir kapsamda, ses
organlarının doğru sesleri çıkarabilecek şekilde eğitilmeleri üzerinde odaklanır. Bu yönüyle diksiyon önemli ölçüde
fonetiğe dayanır. Ancak biz bu bölümde konunun fonetik yönü üzerinde ayrıntılı durmayacağız.
Türkiye’de seslerin çıkarılmasında yörelere göre farklılık vardır. Ancak güzel seslendirmede daha çok İstanbul ağzı
esas alınır. Seslerin gerektiği gibi çıkarılabilmesi için ses aletlerinin- gırtlaktan başlayarak dil, dudaklar, çene ve
buruna kadar tüm ses aletlerinin eğitilmesi gerekir. Bu çerçevede aşağıda çeşitli alıştırmalar yer alacak.
Alıştırmaları yaparken ses çıkışlarını netleştireceğiz. İyi boğumlanma yani heceleri netleştirerek seslendirebilmek
için dudak tembelliğini ortadan kaldırmamız gerekir. Sesleri ses organlarını abartılı kullanarak çıkaralım. Aşağıdaki
doküman dört bölümden oluşmuştur: Birinci bölüm ses organlarının eğitimine ilişkin alıştırmalar; ikinci bölüm, sesli
harflerin çıkarılışı; üçüncü bölüm sessiz harflerin çıkarılışı ve kullanımını anlatmaktadır. Dördüncü bölüm ise sesli ve
sessiz harflerin cümle içinde karışık şekilde kullanımına ilişkin alıştırmalardan oluşmaktadır.
Bu alıştırmalarda verilen örnek cümle veya hecelerin bıkmadan ısrarla tekrar tekrar seslendirilmesi gerekir. Bu
çalışma sürdürüldükçe seslerin ağızdan akarcasına çıkmaya başladığını, başlangıçtaki zorlanma veya tutukluğun
ortadan kalktığını göreceksiniz.
DEVAMINI OKU
Category:
��
06:34 | Posted in ,
Temel Ögeler (Özne, Yüklem)
Cümlenin Öğeleri
Cümle : Bir duygu, düşünce veya isteği kısaca bir yargıyı bildiren sözcük dizisine cümle denir.
ü Çalıştım.
ü Ders çalıştım.
ü Sabaha kadar durmadan ders çalıştım.
Uyarı : Cümle yargı bildiren anlatım bütünlüğüdür. Buna göre yargı bildirmeyen biz söz öbeği, cümle değildir. Sözgelimi, Akıllı adam, bir sıfat tamlaması olup, cümle değeri taşımaz. Oysa Adam akıllıydı. Dendiğinde bu bir yargı, bildirir ve cümle adını alır.
Cümlenin Öğeleri :
Temel Öğeler :
Yüklem : Cümlede iş, oluş, hareket, kısaca yargı bildiren sözcük veya söz grubudur. Bu tanıma dayalı olarak yüklemin iki şekilde karşımıza çıkabileceğine dikkat edelim.
Eylem Tabanı + Haber Kipi + Kişi Eki = Yüklem
Eylem Tabanı + Dilek Kipi + Kişi Eki = Yüklem
Ad ve Ad Soylu Sözcük + Ekeylem = Yüklem
Örnek : Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.
Şuraya bir yatak ser, yavaş yavaş
UYARI : Ad ve ad soylu sözcükler ekeylemle çekimlenmeden de yüklem görevinde bulunabilir. Örnek : İçimde tuhaf bir hüzün vardı. (var + idi)
İçimde tuhaf bir hüzün var. (var).
Yüklemin Özellikleri :
ü Yüklem, tek sözcükten oluşabileceği gibi söz öbeklerinden de (Ad ve sıfat tamlamaları, deyimler, ikilemeler, bileşik eylemler) oluşabilir. Örnek :
Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
(Yardımcı eylemle kurulan bileşik eylem, yüklem durumunda)
Bu ev, kırmızı damlı eski bir köy eviydi. (Yüklem, sıfat tamlaması durumunda)
Sizinle konuşan kadın, çocuğun halasıymış.(Ad tamlaması, yüklem durumunda)
O sabah güneş pırıl pırıldı.(İkileme, yüklem durumunda)
Bu kez galiba baltayı taşa vurduk. (Deyim yüklem durumunda.)
ü Yalnızca ad değil, ad soylu tüm sözcükler ek-eylemle çekimlenerek yüklem olur. Örnek :
Yurdumuzu kurtaran, Atatürk’tür (Ad, yüklem durumunda)
Bendim geçen ey sevgili, sandalla denizden. (Zamir yüklem durumunda)
Biz üniversiteye giderken o küçüktü. (Adlaşmış sıfat, yüklem durumunda)
Onun kaliteli malları çoktur. (Zarf, yüklem durumunda)
Ak akçe kara gün içindir. (Edat öbeği yüklem durumunda)
Dilimizde sıkça kullanılan bağlaçlardan biri de “ve” dir. (Bağlaç , yüklem durumunda.)
Ağzından çıkan tek şey amandı. (Ünlem, yüklem durumunda)
ü Eylemsilerden, adeylem ve sıfateylemler, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olur. Örnek :
Bütün dileği insanların birbirini karşılık beklemeden sevmesiydi.(Adeylem, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olmuş.)
Adam, uzaktan bir tanıdıklarıymış. (Sıfat eylem, ek-eylemle çekimlenerek yüklem olmuş.)
ü Yüklem, pekiştirilmiş sözcüklerden de oluşabilir. Örnek :
Bütün gece konuştu da konuştu.
Bayram sabahı şehrin sokakları bomboştu.
Bütün çocukları çalışkan mı çalışkandı.
ü Sıralı cümlelerde, iki farklı yargı aynı yükleme uyum gösterirse ortak yüklem kullanılabilir. Örnek : Oğlan dayıya, kız halaya çeker. Bu bağımlı sıralı cümleyi yargı yönünden tek tek incelersek.

DEVAMINI OKU
06:33 | Posted in
Dini Tasavvufî Halk Edebiyatı
Tasavvuf, Türklerin İslamiyet'i kabulunden sonra Anadolu'da kendini göstermiştir. Tasavvuf düşünürlerine "mutasavvıf" denir. Mutasavvıflara göre, Allah'a bilmeden O'na ulaşılamaz. Dini tasavvufi halk edebiyatı, Allah aşkı, doğruluk, nefse hakim olma, ahlak, toplum gibi konuları işler.

Manzum Eserler

Şiirsel özelliğe sahip, dini tasavvufi halk edebiyatı ürünleridir.

İlahi

Türk Halk Edebiyatı'nda din ve tasavvuf konularında, ezgiyle söylenen şiir türüdür. İlahinin özel bir biçimi yoktur. Koşma, semai biçimlerde olur. 7-8 heceli olanları genellikle dörtlüklerden, 11 ve daha çok heceli olanları ise beyitlerden oluşur.
DEVAMINI OKU
Category:
��
TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ

Cumhuriyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki bölüm halinde ele alacağımız bu konuda, yeni bir araştırmaya girmeyerek, bilinen ve güvenilir kaynaklardan hareketle meseleyi toparladık. Divan edebiyatında hikayeye tekabül eden "Mesnevi ile geleneğimizde yaşayan ve uzun bir geçmişe sahip olan "halk hikayeleri"ni dışarıda tuttuğumuz zaman, bugünkü manasıyla hikaye, Tanzimat'tan sonra görülmektedir.Başlangıçta, anlatımı esas alan nevilere top yekun hikaye denilmiş. Hatta, batıdan yapılan ilk tercüme romanlara da bu ad verilmiştir. "Hikaye-i Mağdurîn", "Hikaye-i Robenson" gibi. Zamanla metnin hacmine bağlı olarak "uzun hikaye" ve "kısa hikaye" denilerek tahkiye esasına dayalı edebî eserler bir ayrıma tabi tutulmuştur. Günümüze doğru gelindiğinde "hikaye" türün genel adı olmuş, romandan ayrı olarak ele alınmıştır. 1960'lı yıllardan itibaren "hikayece karşılık olarak "öykü" teklif edilmiş, hikayeyle birlikte bu da kullanılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet öncesi hikayemizde ilk akla gelen isimler Emin Nihat Bey ve Ahmet Mithat Efendidir. Emin Nihat Bey'in "Müsameretname" adlı eseri yedi hikayeden ibarettir. Bu hikayeler yapı itibariyle, Boccacio'nun "Decameron"u ile doğuya ait "Bin Bir Gece" hikayelerim hatırlatmaktadır. Üslup bakımından ise, "Divan edebiyatı hikayeleri ile halk hikayelerinin de tesiri"1 söz konusudur. Ahmet Mithat Efendinin "Letaif-i Rivayet" serişi de, değişik metinlerden meydana gelmiştir. Metinler arasında gerek "dil, konu, üslup birliği" ve gerekse yapı bakımından bütünlük bulunmamaktadır. "Aralarında otuz-kırk sayfalık hikayelerden iki yüz küsur sayfa tutan kısa romanlar"2 vardır.Ancak, eserleriyle Ahmet Mithat Efendinin hikayeciliğimizde, batıyı tanıma ve tanıtma gayretlerinin önemi büyüktür. O, batıyla temaşa geçmemizde öncü simalar arasında yer alır.
Hikayeyi romandan ve anlatıma dayalı diğer türlerden müstakil olarak ele alan Sami Paşazade Sezai'dir.Sanatkar "Küçük Şeyler" (1892’de, ilk güzel küçük hikaye örneklerini vermiş, metnin dar çerçevesine fert hayatının önemli yanlarını yerleştirmiştir. "Küçük Hikayeler "konusuna kronolojik açıdan baktığımızda, Halid Ziya Uşaklıgil, Sami Paşazade Sezai’den dört yıl önce yayınlamıştır. "Batılı anlamıyla 'Küçük Hikaye' bu dönemde, Halid Ziya Uşaklıgil ile girer." diyen İsmail Parlatır, Halit Ziyanın "Bir izdivacın Tarih-i Muaşakası 1888", "Bir Muhtıranın Son Yaprakları 1888" adı kitaplarının daha önce olduklarım belirtmektedir.3 Yine aynı dönemde, Nabizade Nazım’ın "Karabibik"! ise, "Küçük Hikaye"de olmazsa da,
Anadolu nün ve köy hayatinin realist bir tarzda ele alındığı ilk eserdir.Serveti Fünun dönemine gelindiğinde, hikaye türünü en iyi örnekleriyle zenginleştiren Halit Ziya Uşaklıgil’dir. Hikayelerim, romanlarının aksine, daha sade bir dille yazan Halit Ziya, romanlarındaki aydın tabakaya mukabil, hikayeleriyle daha geniş bir tesir alanına sahip olduğunun farkındadır. Suat Kemal Yetkince yazdığı bir mektupta bunu şu şekilde belirtir: "Küçük Hikayeler 'Mai ve Siyahtan daha tesir yaptı. Bunların tertibi, inşası, hele lisanı edebiyat aleminde bir yenilik, bir gelişirlik kabilinden sayıldı."4
Kahramanlarım "acınmaya layık, zavallı insanlar "arasından seçen Halit Ziya özellikle, "şehir hayatinin mahalle içlerine ve fakir semtlerine yönelmiş, bu çevrelerin herhangi bir bakımdan dikkati çekip tanınmış tipleri üzerinde durmuştur."5 Seçtiği konuları tasvir ve tahlil gücüyle veren yazar, tahlil ve teknikteki başarısıyla hikaye türünün gelişmesinde de etkileri görülen bir sanatkardır.Halit Ziya’dan başka, Servet-i Fününcular arasında dikkati çeken diğer bir isim Mehmet Rauf’tur. Romanlarında, vakıayı ferdin iç hayatı üzerinde yoğunlaştıran sanatkar, hikayelerinde de "şahsî duygulanışlar, aşklar, istekler, ıstıraplar, hayal kırıklıkları ve ümitsizlikler..."6 işlediği temalar olmuştur. O, Servet-i Fünun döneminde romanlarıyla tanınmıştır, ikinci Meşrutiyetten sonra hikayeye önem verdiğim görüyoruz. "Sadece eserleri ile hayatım idame yolunu seçtiği için, çok ve edebî değeri olmayan aşk hikayeleri"7 yazması onun hikayede başarılı olmasına imkan vermemiştir. Romanlarındaki anlatım tekniğim hikayelerinde de devam ettirmiş, dil ve üslup bakımından farklı bir ifade getirmemiştir.Bu dönemde, yazdığı hikayeleriyle dikkati çeken Hüseyin Cahit Yalçın, hikayeciliği bir meslek olarak devam ettirmekle beraber, bu türde eserler vermiştir. Yazar, devrin diğer sanatkarlarından farklı bir şekilde, hikayelerinin şahıs kadrosunu aydın kesim ve İstanbul'da yaşayan azınlıklar arasından seçmiştir. O, bu özelliğiyle, "hikaye ve roman kişilerim Türk olmayan çevrelerden seçmekte"8 aşırıya gitmiştir. Dil ve üslup itibarıyla açık ve sade bir anlatıma sahip, "anlaşılır ve tabii olmak bakımından (...) Mehmet Rauf’un dil ve üslübundan üstün" olduğuna işaret eden Kenan Akyüz, Hüseyin Cahit'in hikayelerinde, "pek sağlam sayılmayacak bir tekniğe karşılık, kuvvetli bir tahkiye (...) ve ölçülü bir realizm"9 olduğunu belirtmektedir. Servet-i Fünun topluluğu içerisinde yer alan Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya'yı da burada zikretmek gerekir. Bu dergide yayınladığı hikayelerinden bir kısmını "Haristan ve Gülistan" adlı kitabında toplayan Ahmet Hikmet, süre has bir anlatımla, aşk teması etrafında hikayeler yazmıştır, îkinci Meşrutiyetten sonra, düşünce ve sanat anlayışında belli bir değişme görülen yazar bu dönemde, "özellikle millî mesajları ihtiva eden hikayeler kaleme"10 alır. Saffeti Ziya ise, yazdığı hikayelerde "İstanbul'un kozmopolit çevrelerindeki hayatı"11 anlatmış, belli bir çevrenin dışına çıkamamıştır. "Millî Edebiyat" dönemine gelinceye kadar, edebiyatımızda "Küçük Hikaye" türünde önemli bir mesafe alınmış,Sami Paşazade Sezai "Küçük Şeyler"!, Halid Ziya Uşaklıgil iki yüz civarındaki hikayeleri ile türün gelişmesine hizmet etmişlerdir. Servet-i Fünun döneminde eser verip, fakat bu mektebin dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar,Ahmet Rasim, Mehmet Celal, Mehmet Vecihî vs. yazarların da hikaye türünde eserler verdiklerim belirtelim."Millî Edebiyat" dönemi Türk hikayeciliği için önemli gelişmelerin olduğu bir zaman dilimidir. Devrin en güçlü sanatkarı Ömer Seyfeddin'dir. Kenan Akyüz'ün belirttiği gibi, "Ömer Seyfeddin'e kadar bir yazarın kendisine tek basma bağlandığı bir edebî nevi durumuna"12 gelmeyen hikaye, onunla edebiyatımızda bir meslek olarak ele alınmıştır. Ondan önceki sanatkarlar, hikayeye uygun malzemeleri değerlendirmişlerdir. Hikayeciliği meslek haline getirmekle Ömer Seyfeddin, hem türün değerim artırmış,hem de romanla yarışacak bir seviyeye ulaşmasına öncülük etmiştir.
Ömer Seyfeddin, yazdığı hikayelerinde cemiyet meselelerim işlemiştir. Bir kısmında ise kahramanlık ve hamasî duygulara göre metinler kurulmuştur. Yazar, hikayelerinde şahsî yaklaşımım ortaya koymuştur. Onun hikayeler yazdığı dönemde memleket, sosyal ve siyasî bunalımlara sahne oluyor, her gün yeni yeni olaylar yaşanıyor, topraklarımızdan yeni kopmalar meydana geliyordu.
Sanatkar ise, bütün bu olayların karşısında eseriyle "millî şuuru kuvvetlendirmek ve -aksak yönleri mizahî yollu tenkit ederek-"13 uyanışa hizmet ediyordu. Toplumun değişik kesimlerinden seçtiği kahramanları vasıtasıyla millet hayatinin çeşitli yönlerine eğilen Ömer Seyfeddin'in dinî, tarihî, siyasî, millî konularda olduğu kadar; cehalet,bozulma, haksızlık ve sahtekarlık konularına da yer verdiğim görüyoruz. Cemiyetteki marazî tarafları, genellikle ironique bir anlatımla ortaya koymak suretiyle, bozulmanın sebeplerine dikkati çekmiştir. Dilinin, devrine göre sade oluşu, üslübundaki akıcılık onu, sağlığından itibaren okunan ve beğenilen bir yazar haline getirmiştir.'Bu bakımdan onun eserleri, hikayeciliğimiz için bir dönüm noktası olmuştur. Yazarı, "bir uyanış edebiyatının öncüsü" olarak vasıflandıran Sadık K. Tural, onun sanatım şu şekilde değerlendirmektedir:" "Maupassant tarzı' olarak bilinen vurucu sonlu klasik vaka hikayelerinin bizdeki en büyük isimlerinden biri olarak Ömer Seyfeddin, ele aldığı konuların çeşitliliği (...), fîgürlerinin hayatiyeti ve dilinin tabii akıcılığıyla kendisinden sonra gelen hikayecileri etkilemiştir.
DEVAMINI OKU
07:31 | Posted in
AHMED DAVUDOĞLU;
Son devirde yetişen din adamlarından. Fakir bir çiftçi ailesinin çocuğudur. Babası Hasan Efendidir.
1912 senesinde Bulgaristan’ın Şumnu vilayetine bağlı Kalaycı köyünde doğdu. 1983’te İstanbul’da
vefat etti.
İlk tahsilini doğduğu yerde, rüşdiye yani orta tahsilini köyüne yakın Ekizce köyünde bitirdi. Babası dini
ilimlere ve alimlere son derece bağlı olduğundan onu orta tahsilinden sonra Şumnu’daki Nüvvab
Mektebine gönderdi. Nüvvab Mektebinin dört senelik orta, beş senelik lise, üç senelik yüksek kısmını
bitirdi. 1936 senesinde iki arkadaşı ile birlikte ihtisas için Mısır’a gitti. Orada beş sene kadar kalıp
Ezher Üniversitesinin Şeriat Fakültesini (İslam Hukuku) bitirdi.
1942 senesinde Bulgaristan’a dönüp, Nüvvab Mektebinin lise ve yüksek kısımlarına öğretim üyesi
olarak tayin edildi. 1944 senesinde Bulgaristan Ruslar tarafından işgal edilip, hükumet idaresi
komünistlerin eline geçmesinden sonra, mektep müdürü istifa etti. Yerine Ahmed Davudoğlu tayin
edildi. İki sene müddetle grevci talebelerle uğraşarak vazifesini sürdüren Davudoğlu, Şumnu Milis
(yani komünist) kumandanı tarafından gizlice Türkiye casusluğu ile suçlandırılarak tutuklandı. Casus
şebekesi kurmak ve işletmekle itham edilen Davudoğlu, yargılanmak üzere Sofya’daki Divan-ı Harbe
gönderildi. Ağır ve işkenceli şartlar altında on yedi gün sorguya çekildikten sonra Sofya idaresine
teslim edildi. İşkence ve yeni soruşturmalardan sonra, diğer tutuklularla birlikte Rosista Vadisindeki
toplama kampına gönderildi. Bu kampta 4-5 ay kadar köleler gibi çalıştırılan Davudoğlu, hastalığı
sebebiyle tahliye edildi ve Şumnu’daki Nüvvab Mektebi Müdürlüğü vazifesine iade edildi. Bir vesile ile
müdürlükten istifa ederek, bir kaç sene öğretmenlik yaptı. Şumnu idaresinin baskısı ve güç şartlar
altında vazifesini sürdüren Davudoğlu, Türk konsolosluğuna müracaat ederek iltica isteğinde bulundu.
Aylarca uğraşıp bekledikten sonra 1949 senesi sonunda dört kişilik aile fertleriyle birlikte Türkiye’ye
göç etmesine izin verildi.
Türkiye’ye göç ettikten sonra, ilk seneler bir hayli maddi sıkıntı çekti. Bilahare İstanbul Yedikule’deki
Küçükefendi Camiine imam ve hatib tayin edildi. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığında gezici vaiz
olarak vazife aldı. Bu vazifede sekiz ay kaldıktan sonra Bursa Orhangazi Müftülüğüne tayin edildi. Üç
sene sonra kendi isteği üzerine İstanbul Fatih Camii Kütüphanesi memurluğuna, bir müddet sonra da
kütüphane baş memurluğuna getirildi. Fatih Kütüphanesi Süleymaniye Kütüphanesine ilhak edilince,
Davudoğlu oranın memuru oldu. Aynı zamanda İstanbul İmam-Hatib okulunda ders okuttu. 1959
senesinde İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünün açılması üzerine bu okula öğretim üyesi ve müdür
yardımcısı olarak tayin edildi. On sene müddetle Arap Dil ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Bir kaç sene
müdür başyardımcılığı ve müdür olarak vazife yaptı, emekli oldu. 1967 senesinde Diyanet İşleri
Başkanlığı tarafından Konya’da açılan İl Müftüleri Seminerinde laikliğe aykırı konuştu iddiası ile
hakkında açılan dava neticesinde 1 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. 1983’te İstanbul’da vefat etti.
Zamanımızın ilim adamlarından olan Ahmed Davudoğlu, Bulgarca ve Arapça bilirdi. İslamiyeti içeriden
yıkmaya yönelik, dinde reformculuk ve mezhepsizlik fitnesine karşıydı. Bu fikirleri ortaya atan
Cemaleddin-i Efgani, Muhammed Abduh ve onların yolunda giden günümüz mezhepsizlerine ilmi
cevaplar vermiştir. Böyle kimselerin yeterli dini tahsil görmediklerini, etrafın propagandalarına
aldandıklarını yazılarında belirtmiştir.
Eserleri:
1) Selamet Yolları, 2) Ölüm Daha Güzeldi, 3) Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, 4) Dini Tamir
Davasında Din Tahripçileri, 5) İbn-i Abidin Tercümesi (Yarım kalmış olup, Mehmed Savaş ve
Mazhar Taşkesenlioğlu tarafından tamamlanmıştır).
darsane.com
��
��
07:17 | Posted in
ADAPTASYON;
Alm. Anpassung (f), Fr. Adaptation, İng. Adaptation. Canlıların bulundukları muhite intibak etmeleri,
uyum sağlamaları. Çeşitli asırlarda yaşamış biyologlar, bilgi, tecrübe ve inançlarına göre adaptasyonu
değişik şekilde yorumladılar. Canlıların basitten mükemmele doğru değiştiğini ilk yazan, Fransız
doktoru Lamarc’tır. Lamarc 1809’da neşrettiği Filozofi Zoolojik ismindeki kitabında; “Canlıların bir
asıldan türeyebileceğini” yazdı. Fakat aynı asırdaki biyologlar, Lamarc’ın verdiği misallerin, hayvanların
birbirine dönmesini değil, “adaptasyon”u gösterdiğini söylediler.
Paleontoloji mütehassısları, her çeşit canlının kendi çeşidi içinde değişebildiğini, bir canlının başka
çeşit canlıya dönmediğini kabul etmektedir.
Askerlerin, bulunduğu araziye göre kendilerini uydurmaları, kamuflaj yapmaları, bir çok hayvanın
bulunduğu çevreye ve mevsime göre rengini uydurması birer adaptasyondur. Bukalemunun bulunduğu
yere rengini uydurması, çöllerde yaşayan hayvanların tüylerinin renginin çölde görünmeyecek şekilde
olması hep adaptasyona misaldir. Kara kurbağa, üzerinde yaşadığı topraktan çok zor ayırt edilir. Göl
kurbağası, üzerinde gezindiği yeşil yerler kadar yeşildir. Kutup ayısı ve kutup baykuşu, kar gibi
beyazdır. Tropik balıklar, içinde saklandıkları parlak mercan kayalıkları gibi pırıl pırıldır. Kakum, kar
tavuğu, kar tavşanının tüyleri kışın beyaz, yazın kahverengindedir. Bunlar gibi misalleri çoğaltmak
mümkündür.
Category:
��
Category:
��
07:14 | Posted in
AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ;
Alm. Offenmarkt. operationen (f), Fr. Opérations de marché ouvert, İng. Open market operations.
Ekonomik alanda, devletin enflasyonu önlemek veya para ve kredi hacmini daraltmak için aldığı
tedbirler. Açık piyasa işlemleri ilk olarak on dokuzuncu asırda İngiltere ve Amerika’da tatbik edilmiştir.
Daha sonra diğer memleketlerde de uygulanmıştır. Bugün dünya devletlerinde geniş ölçüde
uygulanmaktadır. Açık piyasa işlemleri uygulandığında Merkez bankası, portföyündeki kıymetli evrakı
satışa çıkarır. Bunları satın alan bankalardaki para, Merkez bankasına girer. Bankaların nakit hacmi ve
kredi imkanları daralmış olur. Bunun önemli bir sonucu olarak talep azalır, dolayısıyla fiat artışları ve
enflasyon yavaşlatılmış olur.
wwww.darsane.com
07:13 | Posted in
ABANT GÖLÜ;
Türkiye’nin kuzeybatı kesiminde, Bolu ilinin güney batısında etrafı çamlık tepelerle çevrili, tabii
manzarası çok güzel bir göl. Batı Karadeniz sıradağlarına dahil, Bolu, Düzce ve Mudurnu arasında
uzanan Abant Dağlarının kuzey batısında olup, Bolu’nun 34 km güney batısında yer alır. Yüzölçümü
1.28 kilometrekaredir. Denizden yüksekliği 1298 metredir. Abant Deresi vadisinde heyelan sonucu
meydana gelmiş set (tabii baraj) gölüdür. Suyunun bir kısmı Abant Deresi ile Bolu Çayına dökülür.
Suyu tatlı ve durudur. Gölün suyu o derece berraktır ki, 20-25 m derinlikteki taşlar görülür. Etraftaki
çamları ve yeşilliği bir ayna gibi aksettirir.
Gölün etrafı çam, kayın, gürgen ve köknar ağaçları ile süslüdür. Kuzeybatı bölümünde geniş bir alanı
kaplayan yarı bataklık, hızla genişleyerek zamanla gölün daralmasına sebep olmuştur.
Kıyı boyunca 7600 m uzunluğunda bir gezinti yolu vardır. Gölde sandal, kayık ve motorla gezilir.
Şiddetli kışlarda göl buz tutar. Etrafını çevreleyen dağlar kış sporlarına elverişli olmasına rağmen, bu
yönde fazla bir faaliyet yoktur. Etrafında turistik oteller, dinlenme evleri ve halka açık piknik yerleri
vardır.
Göl, İstanbul-Ankara yoluna 25 kilometreyi bulan asfalt bir yolla bağlıdır. Bu yolun her iki tarafı çam
ormanıdır. Yayla havası, çam kokusu fevkalade manzarası ile görülmeye değer bir yerdir.
wwww.darsane.com
Category:
��
07:12 | Posted in
ABANOZ (Diospyros ebenum);
Alm. Ebenholz (n), Fr. Ebenier (m), İng. Ebony. Familyası: Abanozgiller (Ebenaceae). Türkiye’de
yetiştiği yerler: Tabii yayılışı yoktur.
Tropik ve subtropik bölgelerin odunlu bitkileri. Çok ağır, siyah renkte bir odunu vardır. Vatanı Japonya,
Malezya, Asya, Amerika ve Afrika olup, çeşidi çoktur.
Kullanıldığı yerler: Eskiden, gömme süs işlerinde, fırçacılıkta, piyano tuşları ve bıçak sapları
yapılmasında, ince marangoz sanatlarında kullanılırdı. Çekmeceler, yazı takımları yapımında
kullanılırken on altıncı yüzyılda yaygın olarak kaplama işlerinde faydalanılmaya başlandı. İnce
tabakalar haline getirilebildiğinden bilhassa Fransa’da yaygın ince marangozluğun en önemli
malzemesi oldu. Zamanla abanozun kullanılması ve buna dayanan ince sanat unutuldu.
www.darsane.com
04:38 | Posted in
Ağrısız doğum Doğum ağrılı bir olaydır, ama sancılarında bir amacı olduğunu unutmayın. Her kasılma sizi bebeğinizin doğumuna biraz daha yakınlaştırır. Ağrı giderme yöntemlerini kullanmak konusunda ne kadar kararlı olursanız olun olaya geniş bir açıdan bakmanızda fayda vardır. Bu yöntemlerin gerekliliği yaşayacağınız doğurma sürecine ve sizin ağrıya dayanma gücünüze bağlıdır. Eğer katlanabileceğinizden fazla acı ile karşı karşıyaysanız ağrı giderme yöntemlerine başvurulmasını istemekten çekinmeyin.
Epidural Anestezi
Epidural anestezi vücudun alt bölümlerine giden sinirleri geçici bir süre uyuşturur. Özellikle doğumdaki sırt ve bel ağrılarının giderilmesinde faydalıdır. Her hastanede uygulanan bir yöntem değildir. Epidural blok şiddetli doğum ağrılarının giderilmesinin yanı sıra hem normal yolla hemde sezaryen doğumlar için giderek daha popüler hale gelmektedir. Bunun temel nedeni daha güvenli ve kolay uygulanabilir olmasıdır. Epiduralin zamanlaması etkisi doğumun ikinci evresinde geçecek şekilde yapılmalıdır, yoksa bebeğin doğumu gecikebilir. Epidurali uygulamak yaklaşık 20 dakika alır. Dizlerinizi karnınıza çekerek yan yatmanız istenir. Anestezik madde ince bir tüp ile belinize enjekte edilir. Bu tüp yerinde bırakılarak gerektiğinde ağrı kesicinin yeniden verilmesi sağlanır. İlacın etkisi yaklaşık 2 saat sürer. Epidural uygulandığında sürekli kontrol altında kalacaksınız ve belinizdeki kateter varlığından dolayı hareketleriniz kısıtlanacaktır.Epidural gereği gibi etki gösterirse doğumda hiç ağrı duyulmaz. Bazı hamilelerde bayılma hissi ve baş dönmesi yapabilir. Ayrıca bebeğin kalp atışlarını etkiliye bileceğinden bebek kalp atışları sürekli monitörden izlenir.
Pudental Anestezi
Bu yöntem ikinci aşamadaki ağrıları gidermek için kullanılır ve genellikle normal yolla doğumda tercih edilir. Perine ve vajina çevresindeki bölgeye sokulan bir iğne yoluyla uygulanır, o bölgedeki ağrıları azaltır ancak rahimdeki ağrılara pek etki etmez. En çok forseps kullanıldığında yararlıdır ve etkisi epizotomi yapılana dek sürebilir.
Devamını Oku
��
04:37 | Posted in
Boş gebelik su gebeliği Halk arasında su gebeliği olarak da adlandırılan bu durumda gebelik kesesini oluşturan zar ve plasenta oluşurken bu yapıların içinde bir bebek bulunmaz.
Tanısı ultrasonda embryo ve kalp atımları görülmesi gereken haftalarda kesenin boş olarak izlenmesi ile konur. Erken gebelikte konulan bir tanı olduğu için bazı özel durumlara dikkat etmek gerekir. Özellikle adet kanamaları düzensiz olan kişilerde yumurtlama beklenen tarihten daha sonra gerçekleşmiş olabileceğinden bu durum özellikle dikkate alınmalıdır.
Boş gebelik ile çok erken dönemdeki normal bir gebeliği ayırdetmenin en önemli yolu kese içinde yolk kesesi adı verilen yapının izlenmesidir. Yolk kesesi varlığı gebeliğin boş gebelik olmadığının en önemli belirtisidir. Öte yandan kesenin ultrasondaki görüntüsü de bu iki durumun ayrımında yol gösterici olabilir. Teorik olarak son adet tarihinden yaklaşık 5 hafta geçen durumlarda transvajinal ultrasonografi ile fetus görülebilmelidir. Bunun gerçekleşmediği durumlarda ise boş gebelik tanısı koymak için aceleci davranmak çok yanlış bir yaklaşım olacaktır. Bu gibi bir durum varlığında en azından bir hafta beklenerek durumun gidişatı hakkında yeterli bilgi edinilmelidir.
Erken gebelik kayıpları, yani düşüklerin neredeyse yarısından fazlasının sebebi boş gebeliklerdir.
Blighted ovumda annede yumurtlama olur. Bu yumurta babadan gelen sperm ile birleşir ve döllenir. Döllenen yumurta tüplerdeki yolculuğunu tamamlar ve rahim duvarına tutunur.Gelişen hücreler gebelik kesesini oluşturmaya başlarlar. Buraya kadar herşey normal gebelikle aynıdır. Normal olmayan ise bu kesenin içinde embryo olmamasıdır.
Devamını Oku
04:35 | Posted in
Hâmilelik Takibi Anne ve babanın izdivacıyla dünyaya gelen bebekler, evlerin neşe kaynağı olurlar. Çocuklar, âileye verilen emânetler olduğundan, bu emânete daha oluş safhasından itibaren sahip çıkılmalı, onun sağlıklı gelişimi için hep birlikte hareket edilerek elden gelen yapılmalıdır.
Hâmilelik, çoğunlukla anneyi ilgilendiriyor gibi görünse de, sağlıklı bir hâmilelik dönemi ve bebeğin gelişimi için anneyi bu uzun süreçte yalnız bırakmamalı, maddî ve mânevî destek sağlanmalıdır. Her ne kadar hâmileliklerin büyük bir çoğunluğu (% 97) sağlıklı doğumla sonuçlanmaktaysa da, bir tek sakat ya da sağlıksız bebeğin dünyaya gelişi bile o âile açısından psikolojik, sosyal ve ekonomik rahatsızlıklara yol açmaktadır.
Bu sebeple gerçekte bir hastalık olmayan hâmilelik döneminde herhangi bir problemin yaşanmaması ve hâmileliğin hastalık sürecine dönüşmemesi için, neler yapılması gerektiği konusunda bilinçli hareket edilmelidir.
İlk muâyene ve kontrollere ne zaman gidileceği, hangi durumlarda doktora başvurulacağı, bu sürede nelere dikkat edileceği gibi hususlarda bilgi sahibi olunmalıdır. En basitinden, dengesiz beslenmenin düzeltilmesi, varsa zararlı alışkanlıkların terk edilmesi; bebeğin, anne karnında gelişiminin geri kalmasını, zayıf ve hastalıklı olmasını ve vaktinden önce doğmasını önleyebilmektedir.
Hâmilelikte yapılan düzenli muâyene, kontroller ve laboratuar tetkikleri ile annenin sağlığı, hâmileliğin seyri, bebeğin gelişimi, doğumun nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği hakkında bilgi sahibi olunarak, tedâvî edilmesi gereken bir hastalık veya tedbir alınması gereken tehlikeli bir durumun olup olmadığı da anlaşılmaktadır.
Sağlıklı bir hâmilelik geçirebilmek için ne sıklıkla doktora gidilmelidir?
Hâmileliğin başında detaylı bir ilk muâyeneyi tâkiben 32. haftaya kadar ayda bir; 36. haftaya kadar 2 haftada bir; sonra, doğuma kadar haftada bir kontrole gidilmesi tavsiye edilmektedir. Bu süreler, doktorunuzun gerekli görmesi hâlinde uzayıp kısalabilmektedir.
İlk muâyenede neler yapılır?
Hâmile kadının ayrıntılı hikâyesi öğrenilir. Âilesinde veya kendisinde kalp, şeker, yüksek tansiyon gibi önemli bir hastalığın varlığı; geçirdiği önemli bir ameliyat; kullanmakta olduğu herhangi bir ilaç ve zararlı alışkanlıkları olup olmadığı sorulur.
Varsa önceki hâmilelikleri ile ilgili bilgi alınır. (Problemli bir hâmilelik geçirilmiş mi, doğumlar nasıl olmuş, düşük olmuş mu, ikiz-üçüz gibi çoğul hâmilelik oluşmuş mu v.s.)
Bu hâmilelik esnasında ağrı, kasılma, kanama, akıntı, kramplar, idrarda yanma olup olmadığı ve bebeğin hareketleri sorgulanır.
Tansiyon ve kilo ölçümü yapılır.
Son âdet tarihi ve âdet düzeni sorularak, buna göre, bebeğin kaç haftalık/aylık olduğu ve beklenen doğum tarihi hesaplanır.
Bazı kan ve idrar tahlilleri yapılır.
Ultrasonografi ile, ilk üç ayda bebeğin kaç aylık olduğu ve tahmini doğum tarihi 4-5 günlük yanılma payı ile hesaplanabilmektedir.
Babanın kan grubu, herhangi bir bulaşıcı hastalığının olup olmadığı sorulur. (Hepatit B gibi)
Hâmileliğin 12. haftasında halk arasında «zekâ testi» olarak bilinen “ikili tarama testi”,
16. haftada “üçlü test” denilen «ikinci zekâ testi» uygulanıp, anne karnındaki bebeğe ait sakatlık veya özür olup olmadığına bakılır. Ancak bu testlerin sonuçlarına göre, “Bebekte % 100 zekâ geriliği vardır.” denilemez. Test sonuçları pozitif çıkan hastaların, az bir kısmının bebeklerinde zekâ geriliği bulunmuştur.
Hâmileliğin 20-24. haftalarında, tetanos aşısı önerilmektedir.
24. haftada şeker yükleme testi yapılarak, annede şeker hastalığına eğilimin varlığı araştırılır.

Devamını Oku
��
04:26 | Posted in
Gebelik Sonrası Depresyonu
Gebelik Sonrası Depresyonu Her bebek yeni bir dünyadır. Onu ilk kucaklayıştaki mutluluğa eşdeğer çok az an yaşarız hayatımızda. Ne var ki bu mutluluk anı çeşitli tıbbî rahatsızlıklarla zedelenebiliyor. Gebelik Sonrası Depresyonu bu tür sorunlardan bir tanesi.
Bizde hep bereketin, neşenin, aile birliğinin teminatı olarak görülmüştür bir bebeğin dünyaya gelişi. Yüzünü buruşturarak arsız arsız ağlayan bu yavruya değen merhamet dolu bir bakış, tüm zahmetleri hemen hasıraltı ediverir. Yorgunluğun kol gezdiği ama tarifi imkansız bir mutluluğun şekillendirdiği ruh hali ile bebeklerini kucaklarına alır anne babalar.
Hemen hepimizin zihninde bir mutluluk tablosunu çağrıştıran bu hadise, az sayıda da olsa ciddi sorunlara zemin hazırlayabilir. Bu yazımızda, önemli bir tıbbî sorun olmasına rağmen toplum tarafından pek de bilinmeyen bir konuya değineceğiz: Gebelik Sonrası Depresyonu.
‘Tuhaf, Karmaşık Şeyler Hissediyorum!’
Annelerin pek çoğu doğumu takip eden birkaç gün ya da hafta boyunca süren ve “bebek hüznü” olarak adlandırılan bir dönem yaşayabilir. Genellikle kaynağı belirsiz bir endişe ve kaygı ile ortaya çıkar. Anne olmak gibi keyifli bir dönemi yaşadığı halde, nedenini izah edemediği bir hüzün hakim olur yüreğine. Durup dururken ağlayası geliverir (çoğunlukla sevinç gözyaşları ile karıştırılır bu hal), bitkindir ve kendisini yetersiz hisseder. Adeta buluttan nem kapacak derecede alınganlık ve sinirlilik gösterebilir. Çokça baş ağrılarından şikâyet eder.
Annenin iyi dinlenmesi ve çevreden uygun desteğin sağlanması ile kendiliğinden gerileyen ve düzelen bir durumdur bu. Haftalar geçmesine karşın şikâyetlerde bir azalma olmaması, yenilerinin eklenmesi ve hayatın giderek daha zorlaşması durumunda ise akla Gebelik Sonrası Depresyonunu getirmek gerekir.
Ağlamaklı hal yerini ağlama nöbetlerine bırakabilir. Uyku sorunları yaşayan ve düşüncesini yoğunlaştırmada güçlük çeken anne ağır duygusal dalgalanmalar yaşamaya başlar. Bebeğine aşırı bir ilgi gösterebileceği gibi tamamen ilgisiz de kalabilir. Bebeğine karşı hissettiği olumsuz düşünceler zamanla şiddetini arttıran bir suçluluk duygusuna dönüşebilir. Yapmak istemedikleri ile sorumluluk bilincinin çatışması bu duyguyu daha da körükler. Daha önce yapmaktan keyif aldığı işler anlamsızlaşır, durum aile ve arkadaşlardan kendini izole etmeye kadar varabilir.
Kalp çarpıntısı, halsizlik, kötü bir şey olacakmış hissi ile ortaya çıkan panik atak nöbetleri de Gebelik Sonrası Depresyonunda görülebilen belirtilerdendir. İntihar düşüncesi ise nadiren de olsa ortaya çıkan ciddi bir durumdur.
Devamını Oku
04:25 | Posted in
Hamilelik Döneminde Seyahat
.
Halk arasında, hâmilelik döneminde yapılan seyahatin, düşüklere sebep olduğu yönünde bir inanış hâkimdir. Ancak pek çok kadın, bazı önemli noktalara dikkat ettiği takdirde, hâmilelik boyunca seyahat edebilir. Düşük tehlikesi olan anne adayları ise, doktoruyla görüşmeden seyahate çıkmamalıdır.
Seyahat için en emniyetli dönem, ikinci üç aylık dönemdir. Çünkü bu aylarda, vücut bebeğe adapte olmuştur, hâmilelik bulantıları azalmıştır, komplikasyonlar (yan etkileri, istenmeyen durumlar) daha az görülmektedir. En ideal seyahat şekli, gideceğiniz yere en çabuk ulaştıranıdır.
Seyahate çıkarken, dikkat etmeniz gereken bazı kurallar vardır:
-Yolculuk sırasında, elbise ve ayakkabılarınızın rahat olmasına özen gösterin.
-2 saatte bir hafif yürüyüş yapmanız, bacaklarınızdaki şişmeleri azaltacaktır.
-Mide bulantınızı azaltmak için, hafif gıdalar yiyiniz. Yanınızda meyve suyu, kraker bulundurmanız faydalı olabilir.
-Evden uzakta bulunduğunuz zaman, yemeklerinizi düzenli ve dengeli yemeye çalışın. Kabızlıktan korunmak için, bol lifli, posalı beslenin, bol sıvı alın.
-Uyku düzeniniz bozulursa, ilaç almadan önce doktorunuzla görüşün.
-Fırsat buldukça istirahat etmeye gayret gösterin. Böylece, yorgunluk ve huzursuzluğunuz azalacaktır.
-Evden uzun süre ayrı kalacaksanız, hâmileliğinizin seyri ve tahlillerinizle ilgili bilgi içeren bir raporu, yanınızda götürmeniz faydalı olacaktır.
-Doktorunuzdan, gittiğiniz yerde, gerektiği zaman, başvurabileceğiniz bir doktor ismi tavsiye etmesini isteyin.

Devamını Oku
04:23 | Posted in
Gebelik Belirtileri

Her evli çiftin merakını uyandıran bu önemli sorunun cevabını aşağıdaki basit hamilelik testinin yardımıyle öğrenebileceksiniz...

Evvelce, bir kadın, çocuk sahibi olabileceğini kesin olarak anlayabilmek için beşinci ayın sonuna kadar sabretmek zorunda kalıyordu. Çünkü hamileliğin ancak bu devresinde ana karnındaki bir çocuk kendini fark edilecek bir şekilde belli etmeye başlamaktadır.



3 ANA BELİRTİ

Bugün bile bir doktorun yüzde yüz hamilelik teşhisini koyabilmesi için şu belirtileri görmesi lazımdır:

a)Bebeğin hareketlerini hissetmesi. (Genellikle 5'inci ayın sonunda).

b)Bebeğin kalp atışlarını duyabilmesi. (Bazı modern elektrik cihazlarıyle bu 3.üncü ayın sonlarına doğru meydana çıkabiliyor.)

c)Röntgen vasıtasıyla çocuğun kemik yapısını görebilmesi (Bu da ancak 5.inci aydan sonra mümkün olabiliyor.)Fakat bazı "Kesin olmayan" belirtiler; bu "Kesin" belirtilerden çok daha önce meydana çıkabilmektedir. Örneğin, adetin kesilmesi halini birçok kadın müstakbel bebeğin bir habercisi olarak kabul eder. Fakat bunun sebebi aslında çoğu zaman, adet devresinde meydana gelen bir aksamadır.

Göğüslerin ağrıması veya rahmin büyümesi de birçok kimse tarafından bir hamilelik işareti olarak kabul edilir. Fakat bunun sebebi de çoğu zaman vücutta meydana gelen bir hormon bozukluğu olabilir.

Devamını Oku
��
04:20 | Posted in
Gebelik Evresi

Regl olmaya başladıktan sonra, sıhhatli olan her kız, çocuk doğurabilir. Yaşlandıkça çocuk doğurmak biraz daha güçleşebilir. Fakat anne sıhhatli olduğu takdirde yine de tehlikesizdir. Doğumun tehlikeli veya tehlikesiz olması annenin yaşından çok yapısına ve çocuğun büyüklüğüne ve küçüklüğüne ve doğumun şekline bağlıdır.

Kalbi hasta olan kadınlar çocuk doğurabilirler mi?

Çoğu zaman evet. Ama bu kadınların doktora danışmaları ve gebelikle doğum sırasında özel dikkat görmeleri gerektir. Gayet tabii olarak kalbinden hasta olan bir kadının çocuk doğurması, sıhhatli bir kadının doğum yapmasından daha tehlikelidir. Ama bu tehlike sanıldığı kadar büyük değildir. Kalp hastalığı çocuğa kesinlikle geçmez.

Doğumdan önce çocuğun cinsiyetini tayin etmek doktorca mümkün müdür

Hayır. Bazı doktorlar ana karnındaki çocuğun kalp vuruşlarını dinleyerek, çocuğun kız mı, oğlan mı olduğunu anlayabildiklerini zannederlerse de, çocuğun kalbinin vuruşu büyüklük ve küçüklüğüne bağlıdır. Yoksa kız veya oğlan oluşuna değil.Vaktinden önce doğan çocuklar kusurlu mu olurlar?

Her zaman değil. Zamanından önce doğduğu halde yaşayabilen bir çocuk tamamen teşekkül etmiş demektir.

Normal olarak regl olmaya devam ettiği sürece bir kadın gebe kalmadığından emin olabilir mi?

Evet, normal ve gününde regl,kadının gebe kalmadığına en kati delildir. Ama zamansız ve gayrıtabii kan akıntısı kadının gebe kaldığına, hem de çocuğun ters bir yerde olduğuna işarettir.Onun için böyle bir vakit karşısında derhal doktora başvurmak gerektir.

Çocuğun ne zaman doğacağı nasıl hesap edilir?

En son regl tarihinizin ilk gününe bir hafta ilâve edin. Sonra bu tarihten üç ay çıkartın. Bebek, bu son elde ettiğiniz tarihten tam bir yıl sonra dünyaya gelecektir. Çocuğun ne zaman doğacağını hesap etmek için başka usuller de vardır, ama en kolayı budur.

Çocuk vaktinden önce doğduğu halde,yaşayabilmesi için en az kaç aylık olması lazımdır?

Yedi, yedi buçuk aylık. Yedi, yedi buçuk aylık doğduğu halde, başkaca her cihetten tamam olan çocuklar yüzde 99 yaşarlar. Yedi aylıktan eksik doğan bebeklerin bir haftadan fazla yaşadıkları nadirdir. Sekiz aylık doğanların, daha az ömürlü oldukları doğru değildir.

Gebelik dokuz aydan fazla sürebilir mi?

Evet, sürebilir. Birçok kadınlar normal gebelik sürmesinden iki hafta daha fazla hafta sonra doğururlar. Ama bugün doktorlar, gebelik süresinden sonra bir hafta geçer geçmez müdahale etmeyi hem annenin,hem de çocuğun sağlığı için daha uygun buluyorlar. Gebeliğin fazla uzaması özellikle pek büyük ve pek küçük bebekler için tehlikelidir.

Gebe kadınlar aşerer, olmadık yiyecekler isterler. Bu doğru mudur, sebebi nedir?

Doğrudur. Bazı gebe kadınların kireç veya kağıt bile yemek istedikleri görülmüştür. Bereket ki bunlar ifrat hallerdir. Hiç aşermeyen kadınlar da vardır. Normal olarak gebe kadınlar olmadık zamanlarda olmadık şeyler, özellikle ekşi, turşu gibi şeyler yemek isterler. Gece yarısı kalkıp sirke içen, kış günü çilek diye tutturan kadınlar çoktur ve normaldir. Gebe kadınların mevsimsiz ve acaip yiyeceklere karşı arzu duymalarının sebebi henüz tam olarak izah edilememiştir.

Baş dönmelerinin ve mide bulanmalarının önüne geçilemez mi?

Geçilebilir. Bu hallerin fazla korkudan meydana geldiği görülmüştür.Ama dikkatli davranılırsa çabuk önlenebilir. Bir gebe kadın başının dönmeye başladığını hisseder etmez şu basit kaidelere riayet ederse hiçbir güçlük çekmez:

-Uyanır uyanmaz yatakta kuru ve katı yiyeceklerle bir kahvaltı

yapılmalıdır. Bu mümkün değilse,akşamdan başucunuza koyacağınız birkaç bisküviyi yiyiniz.

-Bunları yedikten sonra yatakta 15-20 dakika kadar daha dinlenmelidir.

-Gebeliğin ilk üç ayı süresince çiğ meyve ve meyve suyundan kaçınmalıdır.

Devamını Oku
Category:
��